Kemal Derviş’ten son durum analizi

Anayasa kitapçığı fırlatma ile başlayan süreçte Türkiye tarihine 2001 krizi olarak geçen ekonomik kriz sonrası ‘kurtarıcı’ olarak gelen Kemal Derviş, son gidişata ilişkin bir makale kaleme aldı.




O dönem Dünya Bankası’ndaki görevinden ayrılarak Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığına gelen Derviş, Project Syndicate’te kaleme aldığı yazısında, çok taraflılığın giderek daha fazla baskı altında kaldığını söylüyor. Ülkelerin uluslararası ağırlığı ile ilgili üç ölçüt öne çıktığını belirten Derviş, "Nüfus büyüklüğü, piyasa fiyatları cinsinden GSYİH temelinde ölçülmüş ekonomi büyüklüğü ve askeri güç ki yetersiz olmakla birlikte savunma harcamaları temelinde ölçülür" diyor. 


Kemal Derviş'in "Çoktaraflılığın sürmesi mümkün mü?" başlıklı yazısı şöyle:

Soğuk savaşın ardından ortaya çıkmış, Amerika’nın baskın olduğu tek kutuplu dünya düzeninin, Çin ve gelişmekte olan çok sayıda ekonominin artan jeopolitik ağırlığı nedeniyle, son yıllarda çok kutuplu bir düzene doğru evrildiği sık sık söylenir. Ne var ki, küresel güçleri tarttığımız gerçek ölçütler ya hiç tartışılmaz, ya da çok muğlak tartışılır. 

Diğer ülkelere kıyasla, bir ülkenin uluslararası ağırlığını ölçebileceğimiz, üzerinde mutabakat sağlanmış bir ölçek yoktur. Örneğin Uluslararası Para Fonut (IMF) ve Dünya Bankası, Gayrı safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) ve ticaret hacimleri gibi, diğer kurumlarla standardize edilmemiş ekonomik ölçüler kullanır. Birleşmiş Milletler bile tüm ajanslarında aynı ölçüleri kullanmaz. Genel Mecliste her ülke eşit ağırlık sahibidir ve veto hakkı yoktur. Güvenlik Konseyinde beş daimi üyenin (Çin, Fransa, Rusya, İngiltere ve Amerika) veto hakkı vardır. 

Çok taraflılığın giderek daha fazla baskı altında kaldığı günümüzde, altta yatan kaymayı kilit önemdeki ağırlıklar temelinde anlamaya çalışmak ve yaşamakta olduğumuz şeyin ne ölçüde bu ağırlıklardaki yapısal kaymalara tekabül ettiğini, ne ölçüde ise bağımsız politika değişikliklerinden ibaret sebepleri olduğunu değerlendirmek faydalı olacaktır. 

Ülkelerin uluslararası ağırlığı ile ilgili üç ölçüt öne çıkıyor: nüfus büyüklüğü, piyasa fiyatları cinsinden GSYİH temelinde ölçülmüş ekonomi büyüklüğü (satın alma paritesi cinsinden GSYİH refah düzeyini ölçmekte daha çok işe yarar) ve askeri güç ki yetersiz olmakla birlikte savunma harcamaları temelinde ölçülür. Bu üç ölçütün de eşit veya birbirine yakın ölçüde önemli olduğunu düşünecek olursak, dünyanın en önemli güçleri Amerika, Çin, AB, Japonya, Hindistan, Rusya ve Brezilya olarak görülürler. 

Elbette en başta ticaret müzakerelerine tek bir birlik olarak katılan ama bir çok alanda egemenlik hakları olan çok sayıda üyeden müteşekkil AB’nin küresel politikada birleşik tek bir aktör olarak ele alınıp alınamayacağı başta olmak üzere, çok sayıda soru sorulabilir. Dahası, söz konusu üç ölçünün üçünün de eşit ölçüde önemli olarak görülüp görülemeyeceği de belli değildir.

Bu üç ölçüt, yine de, küresel ağırlıkların tek kutuplu denilen dünyanın ortaya çıkmaya başladığı 1990 yılındaki dizilimleri ile, çok kutuplu denilen dünyanın anahatlarının belirginleşmeye başlamış olması gereken 2017 yılındaki dizilimlerini kıyaslamaya başlamak için faydalı bir başlangıç noktası sunarlar. 

Bu rakamlar ilk olarak GSYİH ve askeri harcama payı, sırasıyla %1,7’den 15’e ve %1,6’dan 13,8’e çıkan Çin’in yükselişini gösteriyor. Hindistan da her iki alandaki payını artırmış ama bu artış çok daha düşük bir temelden olmuş (sırasıyla %1,4’ten 3,3’e ve 1,4’ten 3,6’ya). Amerika hem GSYİH, hem de nüfus alanlarında küçük düşüşler yaşamış ama askeri güç hesaba katıldığında dünyanın en büyük gücü olmayı sürdürüyor. (Azalan) nüfusu ve GSYİH’i dünya toplamının %2’sine tekabül eden Rusya çok “küçük” ancak nükleer silahlara sahip olması da hesaba katılması gereken bir etken. 

Bu ölçüler temelinde değerlendirdiğimizde, dünya önümüzdeki on yıla Çin’in ve Amerika’nın güçlü bir şekilde baskın olduğu bir çeşit iki kutupluluk halinde giriyor. Eğer AB, kendi üyeleri tarafından da, (mesela ortak politikalar güderek) birleşik tek bir güç olarak ele alınırsa, üçüncü bir kutup olarak düşünülebilir. GSYİH’sı yılda %8 oranında büyüyen Hindistan da bir gün 4. kutubu oluşturabilir, ama daha gidecek çok yolu var. 

Üç buçuk ayağa dayanan bir dünya düzeni çok kutupluluk safsatalarına pek de uymuyor. Bunun çok taraflılılığı yeniden canlandırmak yönündeki çabalarla ilgili önemli sonuçları var. Özellikle de dünya sanıldığı kadar çok kutuplu olmadığı için, çoğu insanın varsaydığı gibi, çok kutuplu bir çok taraflılığa yol açabilecek yapısal özellikler göstermiyor. Çok taraflılığın sürebilmesi için büyük oyuncular tarafından desteklenmesi şart. 

Bir çok insan Çin’in ağırlığını çok taraflı bir dünya düzeninden yana koyacağını umuyordu ama Çinli liderler çok taraflı yapıları sadece işlerine geldiğinde kullanmaya hazır görünüyorlar. AB’nin ise çok taraflılık yönünde güçlü bir eğilimi var, ancak iç bölünmeler nedeniyle zayıflamış durumda. Bu bölünmeleri aşabilecek olursa ihtiyaç duyduğumuz çok taraflılık savunucusu o olabilir, ancak şimdilik çok bölünmüş durumda. Hindistan da çok taraflılığın önemli savunucularından olabilir, ne var ki o da halen tek taraflı politikalar izliyor ve gerekli uluslararası nüfuza hala sahip değil. 

Küresel işbirliğinin kilit taşı olarak geriye bir tek Amerika kalıyor. Bölgesel düzeyde veya tikel sorunlar temelinde koalisyonlar yine kurulabilir ama Amerikan desteği olmadan hali hazırda var olan küresel yönetişim biçimini, bırakın derinleştirmeyi, muhafaza etmek bile mümkün olmaz. 

Amerika’nın uluslararası işbirliğine giderek daha fazla direndiği, hatta altını oyduğu günümüzde, bu çok ciddi bir endişe kaynağı. Robert Kagan’ın geçtiğimiz günlerde dile getirdiği gibi, günümüzün girift karşılıklı bağlantılar içeren dünyasında, piyasaları ve ekonomik faaliyetleri yönetmek için kurullara ve kurumlara her zaman olduğundan daha çok ihtiyacımız var. Suni zeka ve genetik mühendisliği gibi yeni teknolojiler, uluslararası düzeyde ele alınması gereken politik ve etik sorular ortaya attıkça, bu durum daha da belirginlik kazanacak. 

Elbette Amerika’nın çok taraflılığa itirazda birleşmiş olduğu söylenemez ve açıklık ve işbirliğinden kazanacak o kadar çok şeyi var ki, birkaç yıl içinde eski rolüne yeniden kavuşabilir. Ama bu olana dek diğer aktörlerin her fırsatta çok taraflılığı kullanmayı ve teşvik etmeyi sürdürmesi büyük önem taşıyor. Sınırlı sektörel veya coğrafi işbirlikleri başarılabilir ve bu tür işbirlikleri her imkan doğduğunda desteklenmelidir. 

Daha genel olarak kurallara dayalı bir uluslararası sistem için verilmesi gereken ideolojik savaş, yeni-milliyetçiliğin panzehiri olarak, güçlü bir küresel yurttaşlık bilgisi dozu kullanılarak yürütülmelidir. Halen yaşamakta olduğumuz taktik yenilgiler, bu ideolojik savaş kazanıldığı takdirde geri çevrilebilirler. Kapsayıcı işbirliği ve kurallara dayalı ve etik bir küresel yönetişim sisteminin uyarlanması ve güçlendirilmesi, uzun vadeli bir barış ve ilerleme için olmazsa olmaz niteliktedir. Amerika’nın hala muhafaza ettiği “büyüklüğü” göz önüne alındığında, onun yeniden tam olarak angaje olması ve dijital çağın liderlerliğini üstlenmesi dünyanın tamamı için kritik önem taşımaktadır. 













Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER EKONOMİ HABERLERİ