Akademiden bir başkaldırı

Tolga Tören, rektöre hitaben yazdığı mektupta İsrail'e direnen Edward Said'i örnek verdi.
Sayın Rektör,

Üniversite ile ilişiğimin kesildiğini haber veren mektubunuzu aldım. Tıpkı daha önce ya da benimle aynı zamanda, sizin bildiğiniz ve aşağıda bahsedeceğim -aynı- gerekçe ile ilişiği kesilen diğer dostlar / meslektaşlar gibi.

Öncelikle belirtmek isterim ki, mektubunuzu, adına “Yeni Türkiye” denen garabetin şahsıma sunduğu bir onur nişanesi olarak göğsüme takacağım(ız)dan şüpheniz olmasın.

Bununla birlikte, mektubunuzun, olgular arasında ilişki kurma becerisinden, zat-ı alileriniz gibi rektörlük makamına erişmiş birisinden beklenemeyeceği biçimde,  sınıfta kaldığını belirtmem gerekiyor.

.......
Üniversiteden daha önce uzaklaştırdığınız bütün dostlar / meslektaşlar –ve dahi sizin cenahın üniversitelerden çeşitli yollarla uzaklaştırdığı diğer hocalarım, dostlarım, meslektaşlarım- gibi, ilgili şartları fazlasıyla yerine getirdiğim belge ile sabittir. “Tasarrufunuzun”! yukarıda sıralanan kamusal hususlarda aksamalara yol açtığı da aşikar. Bu anlamda, kararınız, tıpkı önceki benzerleri gibi, keyfi ve hukuksuzdur, kamu çıkarı ile örtüşmemektedir.

Ayrıca, ilgili yasa maddesi, “imza” ile, YÖK emri ile açılan bir idari soruşturma ile ya da savcılık tarafından açılan herhangi bir ceza kovuşturması ile ilgili hükümler içerse dahi, açılan soruşturma ya da kovuşturmadan dolayı tarafıma ya da benimle aynı konumda olanlara verilen bir ceza yoktur.

Bu anlamda “takdiriniz” evrensel hukukun en temel ilkelerinden birisi olan ‘masumiyet karinesi’ni ihlal etmektedir.   

***

Not düşme gereği duymakla birlikte, bu keyfiyet ve hukuksuzluk bahsinden daha fazla devam etmeyeceğim. Keza, hukukun kerameti kendinden menkul bir şey olmadığını, içinde yaşadığımız toplumsal ilişkiler setinin açığa çıkardığı güç ilişkileri çerçevesinde belirlendiğini bilebilecek politik deneyime sahibim.

Bu bağlamda, uluslararası hukukun temel kavramları ile ya da ‘nötr’ bir ifade ile “hukuksuzluk” olarak tanımlanabilecek kararınızın, verili güç ilişkileri dikkate alındığında ve 653 oyun kullanıldığı rektörlük seçimlerinde sadece 80 oy alarak üçüncü sıradan rektör atandığınız gerçeği ile birlikte düşünüldüğünde, rolünü layıkıyla yerine getirme çabasıyla/kaygısıyla tutarlı olduğunu düşünüyorum.

Nitekim, “egemen, olağanüstü hale karar verendir” ve işletmeye çalıştığınız da “egemenin hukuku”dur, “hukuksuzluğun hukuku”dur, bu anlamda reddettiğimizdir.

Benzer bir düşünceye “akademik özgürlük” bağlamında sahip olduğumu da belirtmek isterim. ‘İmzacı’, ‘muhalif” ya da ‘eleştirel’ pek çok akademi mensubu gibi, ‘başka bir dünya’nın, dolayısıyla ‘başka bir akademi’nin, ‘insan, toplum, doğa yararına’ bir akademinin mümkün olduğuna içtenlikle inananlardanım.

Böyle olduğu içindir ki, Filistinli çocuklar ile birlikte İsrail devletinin Arap halkına karşı ördüğü utanç duvarını taşlayan, sonrasında siyonist lobiler tarafından üniversiteden atılması için kampanya başlatılan Edward Said’in şu sözlerini hiç çıkarmam aklımdan.

"… insanın kendi toplumunun, yurttaşlarına hesap vermek zorunda olan yerleşik ve yetkili güç odaklarına seslenme konusunda özel bir görevi olduğuna inanıyorum ben; özellikle de bu güçler apaçık ahlakdışı ve kendisinden çok daha güçsüz bir tarafa karşı yürütülen bir savaşta ya da kasten ayrımcılığı, baskı yapmayı ve toplu zulümü hedefleyen programlar için kullanıldığında”

Bununla birlikte, tam da yukarıda bahsettiğim egemen – hukuk ilişkisinden dolayı, Said’in çalıştığı Columbia Üniversitesi’nin rektörünün, Said’in üniversiteden atılması için kampanya başlatanlara verdiği şu yanıtı beklemem, beklemeyiz, bekleyemeyiz siz(ler)den:

…Columbia’da bir ifade nizamnamesine inanmıyoruz ve bir ifade polisi gibi de davranmamalıyız. Profesör Said’in sınırda öteki tarafa taş fırlatması meselesine gelince: Bildiğim kadarıyla, taş birisini hedef almış değil; herhangi bir yasa ihlâl edilmiş değil; herhangi bir yasal şikayette bulunulmuş değil; Profesör Said’e karşı cezai veya aslî bir dava açılmış değil. (…) Profesör Said hakkında, bizim ülkemizde veya başka bir ülkede dava açılsa bile onu üniversitenin davranış kurallarına dayanarak cezalandırmak uygun değildir. Kısaca üniversite, bir mensubunun fikirlerini açıklamasına veya davranışlarına karşı, bunlar cezai veya aslî bir davanın konusu olsa da, herhangi bir yaptırımda bulunamaz. (…) Bir üniversite için, siyaseten egemen ideolojinin pasifleştirici etkisinden korkmadan görüşlerini ifade etme özgürlüğüne sahip bireylerin söylem özgürlüğünü korumaktan daha temel bir şey yoktur.” 

Ayrıca, bütün bunların sizler için fazla anlam ifade etmediğinin, hatta belki de, Türkiye siyasi tarihine de geçmiş bir ifadeyle “fasa, fiso” olarak görüleceğinin ayırdındayım. Olsun. Tarihe not düşmek önemlidir.

Bu anlamda, bu mektubun amacı, sizi ya da mevkidaşlarınızı, biat etmeyen bir akademinin varlığına ya da kurulacağına ikna etmek değil elbet. Size ya da mevkidaşlarınıza, hukuk konusunda yol, yordam göstermek de değil. Bunun için yardımcılarınızın ya da danışmanlarınızın; ama hepsinden önemlisi, arkanızda öylece duran koca bir ‘sessizlik ordusunun’ olduğunun fazlasıyla farkındayım, farkındayız.

Sadece, siz(ler) savaştan yana tutum alır ve bir nevi savaş hukuku niteliğinde bir hukuk inşa ederken, bizlerin de barışın hukukunu inşa etme çabalarına, size rağmen, devam edeceğimizi anımsatmak istedim.

Ve, gene sizin için bir anlamı olmayacağını bilerek, üzgünlüğümü(zü) belirtmek: Üniversiteden atıldığım(ız) için değil, savaşın bütün can yakıcılığıyla devam ettiğini gördüğüm(üz)den.

Derdimiz, tasamız budur: Savaşı durduramamış olmak… Önüne zikzak dikiş atılmış binişlerimizi giyip hazır kıtalarda bulunamamak değil.

Savaşı durduramamak bize dert oldu; ama önünüzde eğilmedik, size biat etmedik, bu da size dert olsun.

Arz ederim.
loading...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER EĞİTİM HABERLERİ