'Rejimin değiştiğini inkâr etmek'

Çok yaygın bir ruh hatta şuur hâli bu. Anlaşılır yanı tabii ki var, insanlar başlarına gelen belâya inanmak istemiyor. “Akıl alır gibi değil”, “inanılır gibi değil”, “yok artık” gibi hayret nidalarının ardında şüpheyle karışık bir kof umut var.



O yüzden rejimin icraatındaki dayanılmaz adaletsizliklerin, hukukdışılığın, hataların, sorumsuzluğun, vicdansızlığın ve cezasızlığın karşısında hep ve hâlâ akla, izana, hukuka çağrı yapılıyor.


Keza, paldır küldür içinde düşmekte olduğumuz uçurumun hâlâ kıyısında olduğumuza, eğer böyle giderse içine düşeceğimize biteviye vurgu yapan bir temenni dili hâkim.

Fiillerin şimdiki zamanlarından mütemadiyen kaçınan bir dil bu. Ne zaman hukukdışı bir uygulamayla karşılaşılsa “işte bu, hukuk devletinin sonu” ünlemleriyle konuşup yazmanın nedeni de bu tuhaf kuşkuculuk. Oysa geri dönüp bakılsa son beş yılda onbinlerce “işte bu, hukuk devletinin sonu” denebilecek kepazelik yaşandı.

Bu ruh ve şuur hâli nidalar ve temennilerle sınırlı değil. Vatandaşın, toplumun ve siyasetin gayet somut faaliyetleri konusunda da bu “normallik” tavrı yaygın.

Örnek çok. Şu sırada Mecliste cereyan eden bütçe görüşmelerine atfen “Bütçe maratonu başladı” diye bir haber. Oysa ne Meclis kaldı ne bütçe hakkı. Önümüzdeki yılın bütçesi Saray’ın talimatlarıyla hazırlanıp Meclis’e geldi. Bütçe maratondan ziyade 100 metre koşusu ve en kısa zamanda kabul edilecek. Ezkaza kabul görmezse şu sırada uygulanan bütçe geçerli olmaya devam edecek.

Alalım diğer “normallik oyunu”, 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerini. Tamamı hüsranla sonuçlanan diğer oylamalar öncesindeki coşku yok ve ihtimalen bu sefer katılım düşük olacak. Buna rağmen seçime bel bağlamış, seçimi ciddiye alan, seçimle bir değişim rüzgârı yakalanabileceğini uman, düşünen ve bu yönde çaba sarf edenler az değil. Oysa tablo kapkara.

Defalarca yazıldı, bu seçim bir seçim değil, tıpkı öncekiler gibi, seçimsizlik. 2013’ten bu yana yapılan üç genel seçim, bir yerel seçim, bir referandum ve iki cumhurbaşkanlığı seçimi, özgürlük ve adalet ilkelerinden artan dozda uzaklaşan oylamalardı. Dış, iç gözlemcilerin tümü hemfikir.

Üstelik sırf oy veriliyor olması seçimlerin özgür ve âdil olduğunun kanıtı değil. Tıpkı Türkiye’yi, sırf seçim yapıldığı için “demokratik ülkeler” kategorisinde değerlendirmek ve demokrasi ölçütüyle analiz etmek gibi.

Sadece üç somut veriyle yetinelim. Memleketin yegâne ciddî muhalefeti HDP’nin kolu kanadı kırıldı, başta Selâhattin Demirtaş olmak üzere 2000 civarında yönetici içerde tutsak.

Oy verecek olanların yegâne “haber alma” ve öğrenme mecrası olan televizyona rejimden başka erişimi olan yok denecek kadar az.

Rejim ve reisin, biriktirdikleri taksirat nedeniyle asla ve kat’a seçim kaybetme lüksleri yok. Bu, kadim “faşizm seçimle gitmez” kuralının Türkiye sürümü.

Bütün bunlara rağmen seçim kazanıldı varsayalım. Reis, fıtratıyla uyumlu biçimde, muhalefetin kazanacağı her belediyenin üzerindeki vesayetini açık açık belirtti. Ya o belediyelere para aktarmayacak ya da kayyım atayacak. Bu kadar net!

“Kazara HDP/DBP’li belediye başkanı seçmeye kalkmayın, atarım yerlerine yine kayyımları” demeye getiriyor. Bütün partilere de “kimi seçerseniz seçin belediyenizin bütçesini ben tayin edeceğim bundan böyle” diyor. Herkesi ve her şeyi kullaştırdığı gibi kalan küçücük son özerk alanı da yok ediyor.

Nitekim Ağustos başında 17 sayılı ve “Tek Hazine Kurumlar Hesabı Kapsamına Alınacak Kamu İdareleri ve Hesapların Belirlenmesi Hakkında Karar” başlıklı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle genel bütçe dışında kalan neredeyse bütün idarî kurum ve kuruluşların bütçeleri damadın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlandı.

Şu demek: Belediyeler önceden harcama izni isteyecek, izni alabilirlerse, mesela işçi maaşlarını ancak o zaman ödeyebilecekler. Muhalif belediyelerin nasıl bir kumpasa düşürüldüklerini fark ediyor musunuz?

Zaten AKP 2002’den itibaren genel bütçeden belediye ve il özel idarelerine aktarılan payı yüzde 15’ten yüzde 10’a düşürerek belediyelerin icraatını dolaylı olarak epey merkezîleştirmişti. Yani belediyeleri iyice merkeze mecbur kılmıştı. Şimdi son darbeyi vurdu.

Yerel seçim mühendisliği yapan muhalefete şu soruları sormak gerek: Parası tamamen rejimin reisinden, o da şartlı gelen belediye olur mu? Bunun, oyunu rejimin belirlediği kurallara göre oynamak ve baştan kaybetmek anlamına geldiğini görmek bu kadar mı zor?

Belediye kapıp varlıklarını idame ettirme peşinde olan muhalif siyaset esnafı o rant kapısının lağvedildiğini ne zaman idrak edecek?

Aslında mesele bildiğimiz anlamda seçimden ibaret de değil, seçimin her türlüsü bitti Türkiye’de. Ülke bugün toplumsal ve bireysel pratiklerin tümünde seçeneklerin iyice azaldığı, her şeyin tektipleştiği, seçimin her türlüsünün kırk katırla kırk satır arasına sıkıştırıldığı ve deli gömleği misâli milyonlarca vatandaşa dayatıldığı bir yer.

Eğitim keşmekeşi, çevre tahribatı, ekonomik kriz, beton kalkınma modeli, dışpolitika obsesyonları, Kürd düşmanlığı, Sünnî erkek tahakkümü, kutsanan cehalet, bilim ve kültür aleyhtarlığı… ve daha nice olumsuzluk vatandaşa ve topluma tek seçenek olarak dayatılıyor.

Aklınızda olsun: Türkiye’nin “yeni normali” anormallik. Rejim çoktan değişti. Rejim ve reisinden beklediğiniz maddî manevî herhangi bir şeyin karşılığı yok.

Faşizme direnmek ve belki bir gün kurtulmak için illâki seçimden başka yolların aranması gerek. Ve hileli seçimlerde oy kullanmak o başka yolların aranmasını engeller hâle geldi.











 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ