Meriç ve Ege’deki facialar üzerine: Zorba yönetimler vahşi hayvanlardan daha tehlikelidir

Konfüçyüs, talebeleri ile kırsalda gezerken iki gözü iki çeşme ağlayan bir kadına rastlar. Kadın iki oğlunu aslanların yediğini anlatınca neden şehirde yaşamadığını sorar.
Kadın, şehirde zorba bir hükümdar olduğunu söyleyince, Konfüçyüs talebelerine dönerek zorba yönetimlerin vahşi hayvanlardan daha zararlı ve tehlikeli olduğu dersini verir.17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarından sonra Erdoğan tarafından terör örgütü ilan edilen Gülen Cemaati mensuplarının büyük bir kısmı yapılan operasyonlarla tutuklanırken, bir kısmının da ölümü göze alarak Yunanistan üzerinden Avrupa ülkelerine geçtikleri bilinmekte. Bu geçiş esnasında Ege’de veya Meriç’te boğularak yaşamını yitiren insanların acı hikayeleri vicdan taşıyan herkesin yüreğini dağladı.Ancak bazılarının “bu insanlar neden ölümü göze alarak bu yola giriyor, neden kaçıyorlar” diye sormak yerine, “yargıya teslim olun, güvenin, suçunuz yoksa çıkarsınız” veya “kaçıyorlar, demek ki suçlular” demelerini hayret ve ibretle karşılıyor ve “siz hangi ülkede yaşıyorsunuz?” diyoruz.

NEDEN KAÇIYORLAR?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için Gülen Cemaati mensuplarının Türkiye’de neye maruz kaldıklarını görmemiz gerekiyor. Hiç şüphesiz Gülen Cemaati mensupları giderek soykırım boyutuna varan bir zulüm ile karşı karşıya.


15 Temmuz 2016’dan bugüne kadar geçen sürede Gülen Cemaatine yönelik operasyonlar çerçevesinde 150 binden fazla kişi gözaltına alındı, yarısından fazlası tutuklandı. Yöneltilen suçlamalar terör ve şiddet veya suç oluşturan herhangi bir eyleme ilişkin olmayıp, esasen temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasına yönelik faaliyetler ve kişisel tercihlerden ibarettir. Yapılan aramalarda silahlı terör örgütünün olmazsa olmazlarından, silah ve benzeri herhangi bir suç unsuruna rastlanmadı. Polisin terör örgütlerine karşı yaptığı operasyonlarda çoğu zaman mukavemet gördüğü, hatta çatışma çıktığı haberlerini sık sık okuyoruz. Gülen cemaatine dönük operasyonların hiçbirinde en küçük bir mukavemet olmuyor. Sırf bu bile terör örgütü suçlamasının temelsizliğini gösterir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz’dan sonra “KHK olmasaydı kapatamazdık” dediği 2 binin üzerinde olan eğitim, sağlık, sendika, dernek gibi kurumlar kapatıldı. Bu kurumlarda çalışan on binlerce insan işsiz kaldı. Ardından bu kurumlarda çalışan veya hizmet alanlara karşı terör soruşturmaları açıldı. Devletin gözetimi altında faaliyet sürdüren bir okulda çalışmak, sendikaya veya bir derneğe üye olmak, silahlı terör örgütü üyeliğine delil sayıldı.

KİN VE İNTİKAM DUYGUSU İLE VERİLEN KARARLAR

Bu soruşturmalarda bir kısım hâkim-savcıların, kolluk kuvvetlerinin ve cezaevi görevlilerinin yasa hükümlerini tarafsızlık içerisinde ve âdilâne yerine getirmek yerine tamamen kin ve intikam duygusu ile hareket ettikleri gözlerden kaçmadı.

Örneğin;

*Yasal engel bulunmasına rağmen, hamile ve lohusa kadınların tutuklanmaları, bebekleriyle birlikte cezaevine konulmaları,

*Yeni doğum yapan kadınların doğumhane kapısından gözaltına alınmaları,

*Ölümcül hastalığı olanların tutuklanmaları ve tahliye edilmemeleri,

*Cezaevinde bulunan hastalara tedavi imkanının verilmemesi, hatta ilaçlarının verilmeyerek ölümlerine neden olunması,

*Yaygın bir şekilde gözaltında işkence edilmesi, işkence sonucu öldürme, bu tür vakalarla ilgili etkin soruşturma yapılmaksızın dosyanın kapatılması,

*Hakkında yakalama kararı olan bazı kimselerin eşlerinin “kocan gelmezse seni tutuklarız” denilerek gözaltına alınması/tutuklanması,

*Tutuklu veya görevden ihraç olmuş kişilerin ailelerine insani yardımda bulunan kişilerin “terör örgütüne yardım” bahanesiyle tutuklanmaları,

*Başta tutuklu yargı mensupları olmak üzere itirafçılığa zorlamak üzere tek kişilik hücrelerde tecrit ve manevi işkence uygulamaları,

*Cemaat mensuplarına yönelik olarak koğuşlarda kapasitenin üzerinde tutuklu bulundurulması, sıcak havalarda klimadan sıcak hava verilmesi, su kesintileri gibi insan hak ve onuruyla bağdaşmayan muameleler yapılması,

*Normalde “kravat taktı” diye cezada iyi hal indirimi yapan hakimlerin Cemaat mensuplarına karşı gerekçesiz bir şekilde üst sınırdan ceza uygulamaları…

Bu örnekler, Cemaate yönelik soruşturma ve yargılamalarda “düşman ceza hukuku”uygulaması yapıldığını, kin, nefret ve intikam duygularıyla hareket edildiğini göstermektedir. Bu durumun, yukarıda da belirtildiği üzere, siyasi iktidarın düşman gördüğünü düşman görmenin, “onlara su bile yok”, “ağaç kökü yesinler” diyecek kadar kin ve intikam yüklü siyasi iktidarla uyum içinde çalışmanın bir sonucu olarak ortaya çıktığı da açıktır.

ENGİZİSYONU ARATAN YARGI SİSTEMİ

Engizisyon yargı sistemi, işkence yöntemlerini benimseyen dini bir yargılama sistemiydi. Kilise, kendisine karşı tehdit olarak gördüğü tarikatları bu yolla ortadan kaldırmıştır. Ortaçağ koşullarındaki bu uygulamalara karşılık modern çağda Yeni Türkiye’deki yargı sistemi ve uygulamalarının Engizisyon Mahkemelerine rahmet okutacak düzeyde olduğunu söylemek abartı olmasa gerek.

Siyasi iktidar ve yargı eliyle giderayak soykırıma doğru evrilen bir zulüm ile karşı karşıya kalan Cemaat mensuplarının veya bu iddia ile terör örgütü üyeliği ile suçlanan insanların neden ölümü göze alarak yurt dışına çıkmaya çalıştıkları yeterince açık.

Hal böyle iken, Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu savunan insanlar, yargı eliyle yapılan bu zulümlerden kaçan insanlara “yargıya teslim olun, güvenin, suçunuz yoksa çıkarsınız”, “kaçıyorlar, demek ki suçlular” yargısını dile getiren insanlar, ya bu gerçekleri göremeyecek kadar kör, sağır ve idrakten yoksun olmalılar, ya da zulmün bir parçası haline gelmişler. Başka hiçbir açıklaması yok.


Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ