Koronavirüs’ün 15 Temmuz’la ilgisi ne?

Türk Silahlı Kuvvetleri 15 Temmuz’a kadar ihtiyacı olan sağlık personelini kendi imkanlarıyla yetiştiriyordu. 15 Temmuz sonrası GATA dahil tüm askeri hastaneler sivilleştirildi, sağlık personeli ise Sağlık Bakanlığı’na devredildi.
'
Tr724 yazarlarından Gazeteci Adem Yavuz Arslan'ın analizi şöyle; 

Başlığa bakıp ‘ne alaka?’ demeyin.


Yazıyı sonuna kadar okuyunca siz de ‘15 Temmuz ile Corona virüsü arasındaki ilişki ve yaklaşmakta olan büyük tehlikeyi’ görmüş olacaksınız.

Öncelikle kısa bir hatırlatma yapayım.

Türk Silahlı Kuvvetleri 15 Temmuz’a kadar ihtiyacı olan sağlık personelini kendi imkanlarıyla yetiştiriyordu. 15 Temmuz sonrası GATA dahil tüm askeri hastaneler sivilleştirildi, sağlık personeli ise Sağlık Bakanlığı’na devredildi.

TSK’nın sağlık personeli ihtiyacının ‘sivilden’ temini kararı alındı.

Konunun uzmanları bu kararın çok büyük sıkıntılara yol açacağını söylesede AKP yönetimi kulak tıkamayı tercih etti. Sonuçta TSK’da sağlık sınıfı personel neredeyse kalmadı. Emekli olanların yerlerine de yeni personel temin edilmedi.

İşleyişte büyük aksaklıklar baş gösterdi.

Sağlık Bakanlığı tarafından TSK bünyesindeki bir çok kritik üs bölgesi ve birliklere atanan doktorların bir kısmı istifa etti, bir kısmı da sabah 9 akşam 4 arası mesai yaptığı için kışlalarda ölüm oranlarında artış yaşanıyor.(Bir iddiaya göre bu rakam yüzde 700’e kadar çıkmış durumda).

Dahası buralara atanan doktorların çoğu yeni mezun.

Uzmanlık gerektiren branşlarda ciddi açıklar var. Ayrıca şunu da unutmamak lazım, askeri doktorlar askerin ihtiyacına göre yetiştiriliyordu. Mesela sivil bir doktorun ateşli silahlarla ölümcül yaralar almış birine müdahale etme ihtimali oldukça düşüktür. Oysa askeri doktorlar bu tip ihtiyaçlara göre uzmanlaşıyordu.

Dolayısıyla saha tecrübesi olmayan sivil doktorlar işi devralmak zorunda kaldı.

Kısacası fayda maliyet analizi yapılmadan sadece Erdoğan’ın ihtirasları doğrultusunda alınan kararların telafisi güç sonuçları oldu.

Ancak asıl büyük darbe TSK bünyesinde bulunan ‘özel birliklere’ vuruldu.

Mesela Konya’da konuşlu Kimyasal, Biyolojik, Radyasyon ve Nükleer (KBRN) okulu bunlardan birisi. Bu okul KBRN silahlarının tespiti/teşhisi, müdahale biçimleri, koruyucu techizatlarla müdahale vb konularda eğitim veriyordu.

Bu tip kurumların önemi şurada;

Günlük hayatta sık kullanılmayan ve özellikle savaş veya yakın savaş gibi durumlarda kullanılması muhtemel pahalı sistemler -tüm dünyada olduğu gibi- TSK bünyesinde bulunduruluyordu. Bu da normal çünkü sivil hastanelerde bu tip sistemlerin bulundurulması, onu işletecek personel ve sistemlerin hazır tutulması ekonomik değil.

KRN eğitimi Konya’da verilirken Biyolojik (B) eğitimi GATA’da Anabilim dalı seviyesinde veriliyordu. Ayrıca belirli periyotlarla ortak tatbikatlar düzenlenerek KBRN saldırılarına karşı eşgüdümlü karşı koyma eğitimi veriliyordu.

15 Temmuz sonrası TSK’da başlayan tasfiye furyasında KBRN uzmanı tabib subaylar, subay-astsubaylar da ihraç edildi, tutuklandı veya ilgisiz yerlere tayin edildi. Ortaya çıkan boşluğu doldurma görevi ise AFAD ve Kızılay’a verildi.

Peki sağlık sınıfı askeri personel ve doktrin konusunda gelişmiş ülkelerde durum nasıl?

ABD ve Almanya başta olmak üzere büyük ve modern ordularda askeri hekimler ve özel durumlar için hazırlanan müdahale ekipleri yer alıyor.

Dahası günümüzde veya yakın gelecekte terör saldırıları tank top yerine kimyasal veya biyolojik silahlarla ya da siber saldırılarla yapıldığı/yapılacağı için KBRN ve siber birimlerine özel yatırımlar yapılıyor.

Bir başka ifadeyle Türkiye bu birimleri lağvederken dünyanın geri kalanı aksine bu alana daha çok yatırım yapıyor.

Üstelik biyolojik veya kimyasal saldırılar, bilinen ya da bilinmeyen hastalık yapıcı organizmalar düşman ya da teröristler tarafından kullanılıyorsa, kriz hızla yayılıyorsa, bir bölgenin karantinaya alınması ve izole edilmesi gerekiyorsa, hastalık nedeniyle devlet kurumları çalışamaz hale gelmişse ve kriz yönetmede güç kullanmak gerekmişse bu durum sağlık meselesi olmaktan çıkıp ulusal güvenlik sorunu haline geliyor.

Modern dünya ülkelerinde kabul edilen ve uygulanan doktrin, olayların kriz haline gelmesi durumunda sürecin ordu tarafından yönetilmesi şeklinde. Yani salgın hastalık vb durumlarda askerlerin sokağa inmesi bir Hollywood fantezisi değil.

Bu özeti yaptıktan sonra esas meselemize gelirsek;

Malum olduğu üzere Corona virüsü dünyayı kasıp kavuruyor. Ben bu yazıyı yazarken 84 ülkeye yayılmıştı.

Ancak virüsle ilgili en büyük talihsizlik herhalde Çin gibi kapalı bir rejimde ortaya çıkmış olması. Çünkü hastalık nasıl ortaya çıktı, nereden kaynaklandı, kaç kişiye bulaştı ve gerçekte kaç kişi öldü bilmek mümkün değil.



Böyle olunca da teşhis ve tedavi daha da zorlaşıyor.

Dahası Çin’in devasa ticaret hacmi nedeniyle virüs dünyanın her yerine kolayca yayıldı. Virüsün hızla yayıldığı bir diğer ülke ise İran. Çin gibi İran’da kapalı bir rejim ve sağlıklı bilgi almak imkansız. Hastalığın seyrine dair bilgiler saklanırken bir de baktık ki İran’ın Sağlık Bakan yardımcısı dahil bir çok önemli isim tedavi altında.

Başta Erdoğan olmak üzere AKP’lilerin ‘ikinci evimiz’ olarak gördükleri İran ile Türkiye arasında yoğun bir geçişkenlik var. Nitekim İran’dan Türkiye’ye gelen bazı kişilerde hastalık tespit edildi.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca çadırlar önünde ‘her türlü tedbir alındı’ dese de yaşanmış tecrübelerden dolayı bu açıklamaya da ihtiyatlı yaklaşmakta fayda var. Dahası Çin kadar olmasa da kapalı bir toplum ve 15 Temmuz marifetiyle tüm kurumları çökertilmiş, birikimli personeli ihraç edilmiş, hapsedilmiş ya da sürgün edilmiş bir ülkeyiz.

Kısacası Corona virüsü bir ‘hastalık’tan öteye giderek ‘güvenlik tehditi’ haline geliyor ve Türkiye her zamankinden daha savunmasız durumda.

Bu tip hastalıklar ve potansiyel biyolojik-kimsayal saldırılara karşı mücadele edecek asli unsurlar lağvedildi, personeli tutuklandı ya da sürgün edildi.

Görev ve sorumluluklar ortada kaldı.

Allah korusun salgın bu hızla devam ederse Corona virüsü bir ulusal güvenlik tehdidi haline gelecek. Böyle bir durumda AFAD ile bu mücadelenin yürütülmesi imkansıza yakın.

İlk etapta önümüze gelecek çok temel konular var;

Mesela AFAD veya Kızılay’da uzmanlık alanı ‘biyolojik saldırı’ olan kaç personel var ? Salgın güvenlik tehdidi haline geldiğinde sorumluluğu hangi kurum alacak ? Seyyar hastaneleri hangi kurum kuracak, işletecek ? Hastalığın yayıldığı bölgelerde uygulanacak karantina vb durumlar için hazırlıklı bir güç var mı ?

Allah korusun fakat gerçekleşmesi durumunda ölenlerin dezenfekte edilip defnedilmesi bile çok büyük krize dönüşüyor. Nitekim bu konuda 1999 Sakarya depreminde çok acı tecrübelerimiz oldu.

Soruları ve ihtimalleri uzatmak mümkün.

Ama uzun lafın kısası şu; 15 Temmuz ile Türkiye öyle bir felç edildi ki, kimsenin aklına gelmeyecek alanlarda bile büyük bir felaketle karşı karşıyayız. Fayda maliyet analizi yapılmadan Erdoğan’ın ihtiraslarına göre lağvedilen kurumlar nedeniyle Türkiye salgın hastalıklar, biyolojik ve kimyasal saldırılara karşı ekstra savunmasız hale geldi.

Askeri hastaneler ve uzmanlık isteyen alanlarda eğitim veren askeri okullara yönelik hatalı karardan bir an önce dönülmeli.



Kaynak: Tr724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ