Fehim Taştekin: Kaşıkçı olayı pazarlık sürecinde, Selman kolay bir hedef değil

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın 2 Ekim'de Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda öldürülmesinin ardından başlayan süreç Suudi Arabistan’ın itirafı ile sonuçlandı.




Ancak Suud yönetimi, Kaşıkçı’nın “bir arbedede öldüğünü” iddia ediyor. Olayın temelde üç tarafı var: 'Zanlı' Suudi Arabistan, 'suç mahali' Türkiye, Kaşıkçı'nın ikâmet adresi ABD. 


Fehim Taştekin, BBC Türkçe’de kaleme aldığı yazısında “Son üç haftada üç ülkenin olaya yaklaşımlarındaki seyir çizgisi, sürecin bir pazarlığa göre şekillendiği izlenimi veriyor” diyor ve ekliyor:

“Bir tarafta elindeki bilgi ve bulguları açıktan kamuoyuyla paylaşmayıp kontrollü sızıntılarla Suudi Arabistan'ı işbirliğine ve pazarlığa çeken bir strateji. Bu stratejide bunu iki devlet arasında bir meseleye dönüştürmeyen, hasseten Kral Selman'ı kenarda tutan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ı (MbS) hedef alan bir boyut var. Diğer tarafta Suudilerle ortaklığa halel getirmeden meseleyi atlatmanın sınırlarını zorlayan bir yaklaşım. ABD Başkanı Donald Trump bir cinayet için değeri 450 milyar doları bulan 10 yıllık silah anlaşmalarıyla birlikte MbS'den vazgeçmek niyetinde olmadığını olabilecek en çarpıcı üslupla ortaya koydu. Beri tarafta adam kaçırma ve öldürme suçlamalarını toptan inkârdan 'kısmi' ve 'yönlendirilmiş' itiraflara doğru kayarak krizi en az hasarla atlatma taktiği.”

Taştekin’e göre Ankara’nın mesajları, MbS'ye ulaşmayan bir senaryoya razı gelinmeyeceğini gösteriyor.

Bölgeyi yakından izleyenlerin, veliaht prens olduğundan beri fiilen 'kral yetkisi'ni kullanan MbS'nin haberi, izni ya da emri olmadan bu tür bir operasyonun yürütülmesi mantıken mümkün olmadığını bildiklerini söyleyen Taştekin, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında önceki Kral Abdullah'ın son dönemlerinde başlayan ayrışmanın MbS'nin veliaht prensliğe terfi ettirilip ipleri ele almasıyla birlikte ilişkiler boyut değiştirdiğini kaydediyor.

Taştekin’e göre bu ayrışmanın temelinde Türkiye'nin İhvan'ı (Müslüman Kardeşler) himayesi, Katar'a desteği, Suriye'de İran-Rusya hattına kayan politika değişikliği ve Ankara'nın Suud'un nüfuz alanına el atması gibi nedenler yatıyor.

İki eksen arasındaki asıl kırılmanın ise 2013'te Mısır'da İhvan'a yapılan darbeyle yaşandığının altını çizen Ortadoğu uzmanı, “Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) darbenin finansörü, Türkiye ve Katar darbe yiyenlerin sözcüsü oluverdi” diyor.

Bu konsept Suudi-Emirlik ikilisinin heveslerinin ötesinde beli yerlerde doğrudan Trump yönetiminin yeni Ortadoğu kurgusuyla bağlantılı. Bu dönemde ayrışma konuları olarak öne çıkan ana başlıklar şunlar:

MbS’nin, Trump'ın bölgesel planlarında işgal ettiği yer nedeniyle kolay bir hedef olmadığından bahseden Taştekin, “Bu da Kaşıkçı'nın hegemonya ve nüfuz savaşlarında bir süre daha pazarlık konusu olacağı anlamına geliyor” diyor.

Taştekin, makalesinde sürecin aktörlerini ve pozisyonlarını şöyle anlatıyor:

İRAN: Astana sürecinde Türkiye, İran'la ortaklık zemini bulurken Ankara'nın İran'ı çökertme projesine eşlik etmesi mümkün değil. Komşuluk ilişkileri ve çıkarları buna elvermiyor. İran'la rekabetin kıvamı kaçtığında Tahran'a nasıl yeni nüfuz kanalları açıldığı görüldü.

Türkiye Tahran'a karşı yaptırımların ikinci aşamasının devreye gireceği 4 Kasım'dan itibaren İran'dan petrol ve doğalgaz almaya devam edecek. Bu da Trump'ın Körfez'deki ortaklarıyla yürüttüğü İran planı işe yaramadığında suçlanacak ülkeler arasında Türkiye'nin sıralanacağı anlamına geliyor.

SURİYE VE KÜRTLER: Suriye'de Astana sürecinde Türkiye muhalifler için garantör ve hami konumuna gelirken ABD, Fırat'ın doğusunda Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yol alma ısrarını sürdürüyor.

Trump yönetiminin teşvikiyle Suudi Arabistan da özellikle Rakka ve Deyr el Zor'daki Sünni aşiretler üzerinde çalışmaya başladı. Suudi yetkililer birkaç kez bölgeyi ziyaret edip yeniden inşa sürecine ilgilerini gösterirken ABD'nin talebi üzerine 100 milyon dolarlık yardım da Kaşıkçı cinayetiyle ilgili diplomasi trafiğinin tam ortasında teslim edildi.

Türkiye bu girişimleri 'teröre destek' olarak görüyor. İran'ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki nüfuzunu kesme hedefiyle ABD ve Körfez'deki ortakları enerjilerini birleştirirken Türkiye'nin, Suriye'de Kürtlerin liderliğindeki 'demokratik özerklik' modelini çökertmede İran'la ortaklığa gidebileceği senaryosu üzerinde duruluyor.

FİLİSTİN: Trump, damadı Jared Kushner'i sorumlu kıldığı Filistin dosyasında Suudi Arabistan'ı Arap öfkesini savuşturacak bir paratoner olarak konuşlandırıyor. Harem'uş Şerif'in hamisi konumundaki Ürdün'ün klasik rolü yeni muhatap olarak Suud'a geçerken Türkiye de birkaç noktada bu planla ters düşüyor:

Ankara, Doğu Kudüs'ün Filistin'in başkenti olmasını öngören eski plana sadık. Yeni plan Kudüs'ün bir bütün olarak İsrail'in başkenti olmasını, Filistinlilerin de Doğu Kudüs'ten vazgeçmesini ve başkent olarak Ebu Dis'e razı edilmesini öngörüyor.

ABD bu planı Filistinlilere kabul ettirme işini MbS'ye havale etmiş gözüküyor. Trump, Kaşıkçı ile ilgili olası yaptırımların tartışıldığı süreçte "Orada İsrail'i korumaya yardım edecek başka kimsemiz yok" diyerek MbS'ye atfettiği önemi ortaya koydu.

MbS'nin Tel Aviv'le gizlice işbirliğine gittiği, İsrail'in siber izleme teknolojisi, casus yazılımı ve füze savunma sistemleriyle ilgilendiği söyleniyor. Türkiye bir taraftan İsrail'le ilişkilerini düzeltirken diğer taraftan kendini Kudüs meselesini bayraklaştıran aktör konumuna soktu.

ABD'nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşımasına en sert tepkiyi verenlerin başında Türkiye geldi. Türkiye'nin Cenin Organize Sanayi Bölgesi Projesi'yle Batı Şeria, Hamas üzerinde Gazze'de söz sahibi olma çabaları da bu çerçevede rahatsızlık yaratıyor. İhvan'ın Filistin ayağı Hamas'a Ankara'nın desteği zaten öteden beri iki blok arasındaki ayrışma konusu.

KATAR VE BÖLGEDEKİ YENİ TÜRK ÜSLERİ: Türkiye'nin 2017'de Katar'a üs kurması çok net olarak Suudi-Emirlik planlarının önüne set çekme olarak görüldü. Bu hamlenin MbS-MbZ ikilisi için hazmı zor olduğu düşünülüyor. Ankara, Katar'a üs kurduktan sonra MbS'nin niyetlerinden derin endişe duyan Kuveyt ile de askeri anlaşma imzaladı.

Körfez'de yanıt arayan yeni soru, "Türkiye acaba Kuveyt'e de üs kurar mı?" şeklinde. Türkiye'nin Araplar arası çatlaklardan ilerleyen stratejisi ciddi tartışmalara yol açıyor. 'Osmanlı' korkusunu dirilten başka bir gelişme, geçen aralıkta Sudan'ın Sevakin Adası'nı Türkiye'ye tahsis etme kararıyla yaşandı. Osmanlı için Kızıldeniz'de ileri karakol vazifesi görmüş Sevakin'de Türkiye'nin üs kurma ihtimali, Suudileri ve müttefiklerini rahatsız etmişti. Buna Somali'deki Türk üssünün yarattığı hoşnutsuzluğu da eklemek lazım.

İHVAN (MÜSLÜMAN KARDEŞLER): Türkiye 2011'deki Arap Baharı ile birlikte Mısır, Suriye, Libya ve Tunus'taki İhvan kuşağına yatırım yaptı. İhvan üyeleri için Türkiye yeni sığınma ve üslenme alanı olarak öne çıktı.

Mısır'da Muhammed Nursi'yi deviren darbeden sonra, Türkiye İhvan için iyiden iyiye yeni diasporik coğrafyaya dönüştü. Eksen savaşlarının tam merkezinde yer alan İhvan, Suudi-Emirlikleri rahatsız eden yayınlarını İstanbul'dan yapıyor. Buna karşın Suudi Arabistan ve BAE de İhvan'a terör örgütü ilen etmekle kalmayıp, ABD'nin de aynı adımı atması için lobi yürütüyor.
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ