"Dünya Erdoğan'ı rejimi değiştirmekle suçlarken, Gülen Grubu'nu kimse terörist olarak görmüyor"

"10 Aralıkta Dünya İnsan hakları günü kutlanıyor, birçok uluslararası kuruluş bu yıla ait yayınladıkları insan hakları raporları ve sonrasında yürüttükleri izleme ve değerlendirme faaliyetleriyle insan haklarına olumlu katkı sunmaya çalışıyor."



İsmail S. Gülümser/Aktif Haber


Son dönemde tüm uluslararası kuruluşlar denetim mekanizmalarının ortadan kaldırıldığı hukuk sistemi dahil birçok denetim kurumunun içinin boşaltıldığına vurgu yaparak Türkiye’de Erdoğan’ın demokratik düzeni değiştirmeye ve adına başkanlık dediği kontrolün tamamen kendinde olduğu bir rejim kurmaya çalıştığını anlatıyor. Erdoğan’ın hileli yöntemlerle ele geçirdiği meclis çoğunluğunu kullanarak seküler devlet anlayışından hızla uzaklaştığını dine dayalı bir yapı oluşturmak için muhaliflerini suçlayıp cezalandıracak yollar geliştirdiğini aktarıyorlar.

Erdoğan’ın Gülen gurubunu şeytanlaştırmak için yürüttüğü Nazi Almanya’sındakine benzer cadı avı ve yapılan yoğun karalama kampanyalarından Türkiye toplumu etkilense de, hem Türkiye’deki hem de uluslararası İnsan hakları kuruluşları, grubun terörist olduğuna inanmıyor. Grup üyelerine yapılan hukuk dışı muamelenin insan hakkı ihlalleriyle dolu olduğunu tüm raporlarda dile getiriyorlar.

Türkiye’de günlük insan hakkı ihlallerini izleyen Türkiye İnsan Hakları Vakfı(TİHV) den işkence ve kötü muameleyi izleyen İnsan hakları derneğine(İHD) kadar hala Erdoğan sultasına girmemiş kuruluşlar  ve Birleşmiş Milletler Insan Hakları Izleme Örgütü BMİHÖ, Human Rights , Fredoom House NATO Parlementerler Asamblesi (NATO PA) gibi uluslararası örgütler Gülen grubunu terör örgütü olarak görmüyor.

 DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜNDE VE ÖZGÜR OLMAYAN TEK NATO ÜLKESİ TÜRKİYE

NATO-PA insan hakları raporu hazırladı, son dönemde birçok uluslararası kuruluş gibi NATO da ilk kez Türkiye’de insan haklarında kötü gidişi anlatan bir rapor kabul edildi.  Freedom House’nin açıkladığı dünya özgürlükler raporunda “özgür olmayan tek NATO ülkesi” tespiti yer aldı. Türkiye’nin terör örgütü ilan edip son dönemdeki tüm olayların sorumlusu gibi göstermeye çalıştığı “Hizmet hareketini” suçlayıcı hiçbir ifadeye yer verilmezken, hükümetin darbe girişiminden sonra orantısız güç kullandığına, meşru önlemlerin ötesine geçtiğine yer verildi.

Meclis demokrasiyi koruma yeteneğini henüz tamamen kaybetmemiş olsa, AKP ye oy verenler arasında hala laiklik yanlısı olanlar bulunsa da; süper başkanlık sistemi dedikleri denge ve denetim unsurlarından yoksun meclisi fesh etme yetkisine sahip yargı üzerinde baskısını artırmış bir sistemin getirildiği, siyasi kutuplaşmaların çok derinleştiği anlatıldı.

Basın ve özgürlük alanının giderek daraldığı, uluslararası Af örgütü temsilcisi Taner Kılıç ve insan hakları savunucularından Osman Kavala’nın tutuklanmasının insan hakları gözlemcileri tarafından endişeyle izlendiği, Doğan medya grubunun da Erdoğan’a yakın birilerine satılmasıyla hükümetin medya üzerindeki baskısının iyice arttığı bunların endişe verici olduğu aktarıldı.

Fredoom House’nin 2018 dünya özgürlükler raporunda, son 10 yılda 34 puan kaybederek özgürlüklerin en çok gerilediği ülke olduğu belirtildikten sonra;

-Türkiye’nin “kısmen özgür” den “Özgür olmayan ülkeler” kategorisine alındı,

-Özgür olmayan tek NATO ülkesi konumuna düşürüldüğü,

-Türkiye’nin özgürlüklerin gerilemesi bakımından Venezuella, Etiyopya, Yemen gibi ülkeleri de geride bıraktığı anlatıldı.

Raporda;

-Erdoğan’ın rakiplerini dışarı attığı,

-Medya patronlarını kendine uyacak şekilde yeniden dizayn ettiği,

-Anayasa değişikliği ile kuvvetler ayrılığının olmadığı bir “süper başkanlık sistemi” denilen otoriter bir rejim getirdiği,

-Darbe girişimini muhalifleri temizlemek için bir cadı avına dönüştürdüğü,

-On binlerce kişiyi gözaltına aldığı,

-Yüzü aşkın yayın kuruluşunu kapatıp ona yakın sayıda gazeteciyi tutukladığı,

-Ülkenin 3. Partisinin liderini hapsettiği,

-Yüzden fazla seçilmiş belediye başkanını görevden aldığı,

-Hatta özgürlükleri kısıtlama işini yurt dışına taşıdığı,

-Muhaliflerin yurt dışında İnterpol aracılığıyla yakalanması için kırmızı bülten yayınlattığı,

-Basına, medya kullanılıcılarına, protestoculara, siyasi partilere, yargıya, seçim sistemine sürekli saldırarak devlet ve halk üzerinde şahsi kontrolünü empoze etmeye çalıştığı

bu yüzden özellikle 2014 ten beri Türkiye’nin notunun sürekli düştüğü anlatılıyor.

Uluslararası şeffaflık örgütünün yolsuzluk algısı endeksine göre;

Türkiye NATO ülkeleri arasında Arnavutluk haricinde tüm üye ülkelerden daha kötü durumda olduğu ifade edildikten sonra, Türkiye’de demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve insan hakları ve liberal demokratik düzenin korunması öneriliyor.

İNSAN HAKLARI VAKFI, İHD, BAROLAR vb İNSAN HAKLARININ TASFİYE EDİLDİĞİNİ DUYURUYOR

Türkiye’de günlük insan haklarının izleyip bunları yıllık raporlar halinde yayınlayan TİHV e göre;

“İnsanların ırkından, renginden, cinsiyetinden, cinsel yöneliminden, dilinden, din ve mezhebinden, inancından, etnik kimliğinden, siyasi-vicdani ve felsefi kanaatinden bağımsız olarak, insan olmaktan gelen hakları ve dokunulmazlıkları için yeterli koruma bulamamaktadır.

Uluslararası ticari bölgesel çıkarlar gibi farklı türden anlaşmalar yüzünden olağanüstü hal rejimleriyle yönetilen Türkiye gibi ülkelerde insan haklarına dayalı ortak yaşama ideali tehdidine seyirci kalınmaktadır.

İletişim imkanlarının bunca gelişmiş olduğu bir dönemde yaşanan her türlü şiddetin sistematik hale getirilip yaygınlaştırıldığı insanlık krizlerinin hayatın gerçeği gibi bazı toplumlara dayatılmaktadır.

Türkiye’nin de insan hakları etrafında sorunlarını çözme yerine kolaycılığa kaçarak tek kişinin insiyatifine dayalı başkanlık sistemiyle giderek otoriterleştiği, insan hakları ve demokrasi sorunun büyüdüğü ve sürekli hak ihlallerinin yaşandığı bir ülkeye dönüştüğü” anlatılıyor.

TİHV adına açıklama yapan Prof. Şebnem Korur Fincancı ve diğer vakıf temsilcileri;

“-Türkiye’de insan hakları sorunun büyüdüğünü,

-Hukuka aykırı KHK’lar ile hak ihlallerinin arttığını,

-İhlallerin savaş halinde bile asla ortadan kaldırılamayacak en temel hakların kaldırılmasına kadar ilerlediğini,

-Yaşam hakkının tümüyle ortadan kaldıran uygulamalarla kişilerin sivil ölüme terk edildiğini,

-İnsanların ifade etmedikleri düşüncelerinden bile suçlandığını,

-İktidarla farklı dünya görüşüne sahip olanların örgütlenme özgürlüğünün yok edildiğini”

anlatıyorlar.

“Son iki yılda ilan ediliş amacının çok ötesine geçen, her türlü denetimden uzak keyfi şekilde uygulanan ciddi hak ihlallerine yol açan OHAL rejimi ve sonrasında, hukuksuzlukları kalıcı hale getiren düzenlemelerle vatandaşlar haklarından mahrum edilirken, toplum bireylerinin birbirleriyle ya da devletle olan ilişkileri insan haklarına dayalı ve demokratik olmaktan çıkarıldığını, toplumda adalet ve eşitlik duygusunun ciddi erozyona uğradığını” açıklıyorlar.

Adana Barosu 10 Aralık dünya insan hakları günü yaptığı açıklamada;

“-Türkiyede hak ihlallerinin günlük yaşamın bir parçası haline geldiğini,

-Bireylerin ırkından, renginden, dilinden, inancından, etnik kimliğinden, siyasi-vicdani-felsefi kanaatlerinden dolayı ayrımcılığa uğradığını,

-Güvenlik bahane edilerek özgürlüklerin sürekli kısıtlandığını ve göstermelik hale getirildiğini

-Özgürlükleri kısıtlayan OHAL uygulamalarının devletin tüm kurumlarında kalıcı hale geldiğini,

-Yargının baskılar yüzünden bağımsızlığını yitirdiğini, hukuk normlarının yok sayıldığını,

-AHİM kararlarının uygulanmadığını

-İnsan haklarını savunanların gözaltına alındığını,

-Cezaevlerinde hak ihlalleri ve kötü muamelenin sistematik hale geldiğini,

-Özgür basının yok edildiğini,

-Seçilmiş birçok milletvekili ve belediye başkanının keyfi ve hukuksuz bir şekilde tutuklandığını,

-Halk iradesi yok sayılarak belediyelere partili kayyum atandığını” aktarıyorlar.

CHP Milletvekili Alpay Antmen’de;

“-OHAL de çıkarılan KHK’larla toplumun işi, özgürlüğü hatta yaşama hakkının elinden alındığını,

-İktidara biat etmeyen akademisyenler sanatçılar, sendikaların tüm yasal haklarının yok edildiğini,

-Eğitim ve hukuk yok edilerek halkın iradesine kelepçe vurulduğunu" anlatıyor.

KENDİNİ DEVLETİN BEKÇİSİ GÖRENLER DEVLETİ KORUMA ADINA RAHATÇA SUÇ İŞLEYEBİLİR

Ankara Üniversitesi hukuk Fakültesi Anabilimdalı Başkanı Anıl Çeçen; insan hakları gününde yargı bağımsızlığının kaldırıldığı Türkiye’de yaşadığı travmayı şu sözlerle anlatıyor.

“-Görevlilerin ve toplumun bir kesiminin kendini devletin bekçisi gibi görüp devleti koruma adına suç işlediği bir ortamda hukuk düzeninden bahsedilemez.

-Devletin tüm vatandaşlar için eşit işlem yapması, herkesin yaşamını güvence altına alması gerekir.

-İnsan haklarının sınırlandırıldığı ortamlarda işkence artar bu toplumsal barışı sarsar.

-Akşam aklına geleni sabah yasa yapan,  hukuka bağlı olmayan yasa devleti zorba polis devleti olmaktan kurtulamaz.

-En güçsüz en kısa ömürlü devlet polis devletidir, halkın tepkileriyle yıkılıp gider.

-Hukukun adalet amacı gütmediği, güçlülerin çıkarlarına uygun kuralları hukuk diye sunduğu bir devlet ayakta kalamaz.

-Hukukun üstünlüğünün ortadan kalktığı devletler yasayla haksızlıkların yapıldığı devlete dönüşür.

-Toplum yöneticilerin hukuka aykırı keyfi uygulamalarından ancak yargı bağımsızlığı ile kurtarılabilir.

-Yargı bağımsızlığını ortadan kaldıran yöneticiler ülkelerini keyfi kararlarla uçuruma sürükler.

-Yöneticilerin yargıyı kendine bağlaması otoriter rejimlere gidişin ilk adımıdır.

-Yargı bağısızlığının olmadığı yerde toplumlar için en önemli erdemlerden biri olan adalet duygusu yok edilir.

-Hukukun üstünlüğünün korunmadığı yerlerde rejimler çıkmaza sürüklenir.

-Çıkar çevrelerine hizmete dönüşen devlet sivil toplumu yok ederek insanlara zulmeden bir araca dönüşür.

-Ancak totoliter rejimlerde devlet sivil toplumdaki hakları özgürlükleri sınırlandırmak ister.

-İnsan hakları devletten daha önceliklidir, ancak bu yolla devletin insanları ezmesi önlenebilir.

-Devlet yönetiminde en çok geliştirilmesi gereken şey insan haklarıdır. “

AKP iktidarı da kendini devletin sahibi gibi görerek, yargı bağımsızlığını ve hukukun üstünlüğünü kaldırmış, çıkarlarına uygun yasalarla otoriter özgürlükleri ve insan haklarının yok edildiği bir polis devleti kurmuş, ve devlet görevlilerine sayısız suç işletmiştir.   

KHK'LARLA ÖRGÜTLENME HAKKI, İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ORTADAN KALDIRILIYOR

12 Eylülden sonra hiçbir yayın kuruluşunun kapısına kilit vurulmamışken Erdoğan yönetimindeki OHAL döneminde 200 den fazla yazılı ve görsel media organı kapatılmış, 200 ü aşkın gazeteci tutuklanmış, 2.500 gazeteci işsiz kalmıştır. “Sınır tanımayan gazeteciler (RFS)” hazırladığı Dünya basın özgürlüğü endeksinde Türkiye iktidar döneminde 57 sıra birden geriye gitmiş ve 180 ülke arasında 155. sıraya kadar düşmüş, “Fredoom House”nin de belirttiği gibi özgür olmayan ülke konuma gelmiştir.

Venedik komisyonun media özgürlüğüne ilişkin memorandumunda;

“Türkiye’de farklı kanun maddeleri kullanılarak media özgürlüğü ve ifade özgürlüğü çercevesindeki görüşlerinden dolayı kişiler hakkında davalar açılmakta ve cezalar verilmektedir. 2018 Ekim sonu itibariyla sosyal medyadaki paylaşımları yüzünden 11.700 kişi hakkında işlem yapılmıştır. Sosyal medyada Afrin operasyonu eleştiren çoğu öğrenci, Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi, KESK, DİSK, Halk evleri yönetici ve üyeleri, aktivistlerden oluşan 845 kişi gözaltına alınmış ve 84 ü tutuklanmıştır. Sadece İHD yöneticileri hakkında 500 den fazla dava açılmış eş başkan Eren Kesin 7,5 yıla mahkum edilmiş, adeta hukuk kullanılarak STK’ar sindirme yoluna gidilmiştir. “

Gazeteciler yazdıkları bir haber-yazı ya da yaptıkları gazetecilik faaliyeti yüzünden tutuklanmaktadır. 2018 yılınında 112 gazeteci gözaltına alınmış, ilk üç ayda 301 gazeteci 20 ağırlaştırılmış müebbet hapis, ikinci üç ayda 315 gazeteciye 47 müebbet hapis, üçüncü üç aylık dönemde 304 gazeteciye 46 müebbet hapis ve farklı miktarlarda para cezalarıyla yargılama yapılmış, 74 gazeteci için toplam 400 yılı aşkın hapis cezası kesinleşmiştir.

Sınır tanımayan gazeteciler 53 gazeteci hakkında Cumhurbaşkanına hakaretten 75 yıl hapis cezası ve milyonları bulan para cezası verildiğini belirtmiş, son 3 yılda hakaretten soruşturma açılanların sayıdı 20 bini geçmiştir.

Örgütlenme özgürlüğü kapsamında faaliyet gösteren 1.500 den fazla dernek, 150 den fazla vakıf sadece dünya görüşünden dolayı kapatılmış,

TİHV verilerine göre OHAL ortamında ifade özgürlüğü ortadan kaldırılmış sadece cumhurbaşkanı hakkında sosyal medyada paylaştığı eleştirler yüzünde 25 binden fazla vatandaş hakkında dava açılmıştır.

Bağımsız olması gereken İnsan hakları ve eşitlik kurumu TİHEK Adalet Bakanlığına bağlanmış yöneticilerinin ataması Cumhurbaşkanına verilmiş, işlevsiz hale getirilen kurum sadece yapılan hak ihlallerini örtme görevine soyunmuştur.

İKTİDAR OHAL İLE MÜLKİYET HAKKINI YOK ETMİŞ, YETKİSİNİ MUHALİFLERİ TEMİZLEMEDE KULLANMIŞTIR

48 sağlık kuruluşu, 2.281 özel öğretim kurumu ve yurt, 15 üniversite, 19 sendika kapatılmış, bunların tüm varlıklarına el konulmuş, yöneticileri ya tutuklanmış ya da tutuklanma tehdidi altında yurt dışına kaçmak zorunda bırakılmıştır.

Sermaye sahiplerinin ideolojisinine göre gruplara ayrıldığı bazı sermaye sahiplerinin anarşiyi direk ya da dolaylı desteklediği 12 Eylül sonrası hiçbir şirket kapatılmamışken, 15 Temmuz sonrası cirosu yaklaşık 50 milyar olan 49 bin kişinin istihdam edildiği binden fazla şirket TMSF ye devredilmiş, 2.800 den fazla kurumu kapatıp mülkiyet hakları gasp edilmiştir.

İktidar KHK lara eklediği listelerle binlerce kamu görevlisini hiçbir yargılama yapmadan terörle ilişkilendirip kamudan atmıştır. Atılanları yine keyfi bir düzenlemeyle ömür boyu kamu görevinden mahrum etmiş, işsizlik-ekonomik güvencenin kaldırılması, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, sosyal medyada hedef gösterilerek kişi güvenliğinin tehdit edilmesi, hukuka aykırı ev ve iş yeri aramalarıyla özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi gibi birçok hukuk dışı cadı avını andırır yöntemle şeytanlaştırmış sivil ölüme mahkum etmiş, kişler üzerinde devlet eliyle oluşturduğu travma sonucu 37 kişiyi intihara sürüklemiştir.

On yıllar sürmüş çok sayıda insan hayatına mal olmuş anarşi döneminden sonra yapılan 12 Eylül darbesinde, anarşiye bulaşmış binlerce insan olmasına rağmen 4.800 kişi kamu görevinden ihraç edilmiştir.  Halbuki, sadece sınırlı sayıda askeri unsurun karıştığı 15 Temmuz darbesinden sonra Anayasaya aykırı KHK’larla önceden fişlenerek isimleri belirlenmiş 135.000 den fazla kamu görevlisi ihraç edilmiş, 180 binden fazla vatandaşın pasaportuna el konulmuş seyahat hürriyeti yok edilmiştir.

Öğretmenlerin çoğunun ideolojik kamplaşamalarda yer aldığı okulların siyasi görüşe göre taksim edildiği 12 eylül sonrası 3.800 öğretmen görevden alınmışken, 15 temmuzda haklarında hiçbir suçlama olmayan 60 bin öğretmen görevden alınmıştır. Buna özel öğretim kurumlarında çalışma izni iptal edilen 22 bin öğretmeni de dahil ederseniz yaklaşık 80 bin öğretmene kıyım yapılmıştır.

Polislerin polder polbir diyerek siyasi görüşüne göre ayrıldığı bir kısmının anarşi olaylarının büyümesinde aktif rol aldığı 12 Eylülde hiçbir polis görevden alınmazken, 15 Temmuzda darbenin hiçbir aşamasında yer almamış olayların bastırılmasında görev yapmışlar da dahil 24.500 emniyet mensubu 7 binden fazla subay görevden alınmış, 8.800 emniyet personeli tutuklanmıştır.

Akademisyenlerin ideolojisine göre ayırıldığı, birçoğunun anarşinin yaygınlaşmasında aktif rol aldığı 12 Eylülde 120 akademisyen ihraç edilmişken; 15 Temmuzda olaylarla en küçük ilişkisi kurulmamış devlet üniversitelerinden 6 bin civarı akademisyen ihraç edilmiş, vakf üniversitelerinden 2 binden fazla akademisyen sokağa atılmış, göreve devam hakkı ellerinden alınan 15 bin araştırma görevlisiyle birlikte 23 binden fazla donanımlı akademik kadro adeta çöpe atılmıştır. Türkiye’de binlerce akademisyen gerekçesiz ya da hukuki süreç işletilmeden ihraç edilmesiyle akademik ortam yıkıma uğramış, temyiz mekanizmalarına ulaşmaları özel sektörde çalışmaları engellenmiş, sosyal güvenlik hakları ellerinden alınmış, pasaportlarına el konulmuş, hukuksuzluklar karşısında sesini yükselten “bu suça ortak olmayacağız” diyen 407 akademisyen de sırf attıkları imzadan dolayı ihraç edilip haklarında dava açılmıştır.

Hakimlerin bir bölümünün siyasete bulaştığı anarşinin tırmandırılmasında rol aldığı 12 Eylül darbesinde 47 askeri hakim savcı görevden alınmışken, 15 Temmuzda haklarında en küçük bir suçlama olmayan 4.700 hakim savcı ihraç edilmiş, 2.400 hakim savcı tutuklanmıştır.

Bu dönemde savunma hakkı ihlal edilerek 550 avukat sırf mesleklerini yaptıkları için, savundukları dava gerekçesiyle hapse atılmıştır. İHD’nin yargı baskı altında olduğunu gösteren raporuna göre, özellikle insan haklarını savunan siyasi davalara bakan avukatlara yönelik baskılar artmıştır.

Sadece terörle mücadele yasası kullanılarak 2017 yılında 24.500 kişi hakkında, TCK kullanılarak 136.700 kişi hakkında dava açılmıştır. Dünya adalet platformunun şubat 2018 de hazırladığı rapora göre Türkiye “hukukun üstünlüğü endeksinde” 113 ülke arasında 101’nici sıraya kadar gerilemiştir.

İktidarın eleştirileriyle toplum üzerinde etkili olduğunu düşündüğü tüm aydınlar milletvekilleri toplum önderleri bahanelerle tutuklanmaktadır. Halen iktidara ciddi muhalefet eden çoğu HDP li 10 milletvekili, 28 il başkanı, 89 ilçe başkanı, 83 belediye başkanı sadece ideolojik nedenlerle tutukludur. İktidar partisi Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde seçim kazanmış 99 belediye başkanı yerine partili kayyım atayarak yönetimi hukuk dışı yöntemle gasp etmiştir.    

OHAL süresince hergün ortalama 180 kişi ihraç edilmiş, bunlardan bir bölümü tutuklanmıştır, halen yeni ihraç ve tutuklama listeleriyle cadı avı devam ettirilmektedir.

DOĞU VE GÜNEYDOĞUDA HAK İHLALLERİNİN BOYUTU TAM BİLİNMEMEKTEDİR

BM insan hakları komisyonu mart 2018 de Türkiye’de OHAL in insan haklarına etkisini anlatan bir rapor hazırladı. Ciddi iddiaların bile güvenlik güçlerine verilen dokunulmazlıkla soruşturulamadığını, sokağa çıkma yasağı olduğu Cizre’de bodrum denen ortamlarda 150-200 kişinin öldüğünü, savcıların meşru müdafaa diyerek ölümler hakkında takipsizlik kararı vermesi üzerine konun AHİM e taşındığı bildirilmiştir.

Son yıllarda yaklaşık 1,8 milyondan fazla kişinin en temel yaşam ve sağlık haklarının ihlal edildiği, 11 il ve 50 ilçede aralıksız gün boyu bazen aylarca süren 300 den fazla kez ilan edilen keyfi sokağa çıkma yasaklarıyla halkın özgürlüğünden mahrum edildiği, su yiyecek ve sağlık hizmetlerine temel ihtiyaçlara erişimin engellenerek bezdirildiği göçe zorlandığı, bireysel veya toplu şiddet, işkence kötü muamele uygulandığı aktarılmaktadır.

Seçilmiş başkanların görevden alınıp kayyım atandığı 46 belediye başkanının tutuklandığı, Selahaddin Demirtaş ve 10 milletvekillinin hala tutuklu olduğu AHİM’in serbest bırakılmalı kararından sonra aceleyle Demirtaş’a 4 yıl ceza verilmesinin yargı süreçleriyle ilgili kaygıyı artırdığı belirtilmiştir.    

CEZAEVLERİNDEKİ SUÇLULAR ÇIKARILIP YERİNE DÜZMECE SUÇLARLA EĞİTİMLİLER DOLDURULMUŞTUR

Adalet bakanlığı verilerine göre iktidar partisi göreve geldiğinde cezaevlerinde yaklaşık 60 bin mahkum varmış, 2018 yılı kasım ayı itibarıyla mahkum sayısı 260 bine çıkmış buna 430 bin denetimli serbestlikle dışarda gözetim altında bulunanları da dahil ederseniz AKP iktidarının kendi vatandaşlarını hapse tıkmak için çareler arayan bir yapı kurduğu daha iyi anlaşılır.

AKP iktidarı ülkede 700 bin kişilik bir vatandaş gurubunu olmadık suçlamalar yönelterek hürriyetlerini gaspetmiş, gözaltı ve tutukluluğu bir baskı aracına dönüştürmüştür.  Bu durum ülke tarihimizin hiçbir döneminde yaşanmamış hiçbir yönetici kendi vatandaşlarının önemli bir bölümünü sadece dünya görüşünden dolayı hapishanelere doldurmayı düşünmemiştir.

TUİK verilerine bakıldığında AKP’nin cezaevlerini muhalifleri susturmak için nasıl baskı aracına dönüştürdüğü daha iyi anlaşılmaktadır. 2017 yılında 215 bin kişi hapse girmiş 193 bin kişi çıkarılmıştır. Bu hapishanelerin sürekli doldurulup boşaltılarak insanların dünya görüşüne göre tutuklanma baskısıyla susturulduğu bir araç olarak kullanıldığının delilidir.

İktidar partisi cezaevlerini vatandaşlarla doldurmaktan zevk alan sadist bir yönetime dönüşmüştür, halen cezaevlerinde tamamen dolu olduğu gibi kapasitenin üzerinde 50 binden fazla mahkum barındırılmaktadır. Bu yüzden mahkumların bir bölümü sırayla yataklarda yattıklarını insani hizmetleri alamadıklarını ifade etmektedir.

Bir diğer konu cezaevlerinde mahkumlara yapılan zülümlerdir. Çıplak arama, kelepçeli muayene, ayakta tekmil vererek sayım, dayak, siyasi suçluları terrorist ilan edip ortamı yaşanmaz hale getirme, keyfi disiplin ya da hücre cezaları, sürgün aileden uzak hapishanelere sevk cezaları, fiziksel ve psikolojik bütünlüklerine zarar verecek işkence ve izolasyonlar ağırlaşarak artmaktadır.

Sağlık hizmetlerine erişimin engellenmesi, revir hakkının reddedilmesi, tedavilerini engelleyerek hastalıkların ilerlemesi, adli tıp veya hastaneye kelepçeyle götürme, ölümcül hastalıklarda bile içerde tutma gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür. İHD 2018 verilerine göre 401 ağır hasta mahpusun sağlık hizmetlerine erişiminde ciddi sorunlar olduğu tıbbı rapor almalarının engellendiği, hayati tehlikesi olan hastaların salınmadığı gibi birçok hak ihlali yaşanmaktadır.

TİHV verilerine göre 2018 yılının ilk 11 ayı içinde en az 10 mahpus şüpheli şekilde ölmüş, ve görevliler hakkında kayda değer bir soruşturma yapılmamıştır.

KHK'LAR İLE GÖZALTINDA TUTUKLULUK SÜRESİNDE İŞKENCE ve ADAM KAÇIRMANIN ÖNÜ AÇILDI

23 Temmuz 2016 da çıkarılan 667 sayılı KHK ile  gözaltı süresi 30 güne çıkarılmış 668 sayılı KHK ile ilk 5 gün avukatla görüşme yasağı getirilmiş ve 6 ay devam ettirilmiştir. 682 sayılı KHK ile gözaltı süresi 30 dan 14 e avukatla görüşme engeli 1 güne düşürülmüş, hukuki güvenceden uzak bu uygulama ile birçok yerde işkence ile ifade almanın önü açılmıştır.

Resmi gözaltı merkezlerinde, resmi olmayan gözaltı yerlerinde sokakta, cezaevinde hemen her yerde itiraf almak, önceden belirledikleri isimler için suçlamak amacıyla işkence ve kötü muamele yaygın olarak kullanılmış, iktidar korku yaymak için gösterilerde açık alanda bile işkenceye, kötü muameleye izin vermiştir.

Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele şikayetleri artmış, 2018 yılının ilk 11 ayında 284 ü gözaltında dayak ve diğer yöntemlerle 175 gözaltı yeri dışında 2.260 gösterilerde işkence düzeyinde kötü muamele rapor edilmiştir. Mahkumlara sırf eziyet verip bezdirmek için, bazıları ailelerinden uzak yerlere sevk edilmiş, çıplak arama yaygınlaşmış, muhalif yayınlara ulaşma ve kitap yasağı getirilmiş, havalandırma süreleri kısıtlanmış tedaviye ve avukata, temiz suya ulaşımları engellenmiştir.

Yaşam hakkı ortadan kaldırılmış ve yargısız infazların önü açılmıştır. Kolluk kuvvetlerinin dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle açılan ateş sonucu 14 kişi yaşamını yitirmiştir. Cezaevlerinde 10, gözaltında 5 kişi şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiş ve sorumlular hakkında sonuç alınacak hiçbir işlem yapılmadığı gibi KHK’lar ile işkence yapan kolluk birimlerinin suçlardan muaf tutulması sağlanmıştır.

TİHV raporuna göre 80 ihtilalinden sonra olduğu gibi, mahkeme kararı olmaksızın devletin kolluk birimleri aracılığıyla adam kaçırma ve bilinmeyen yerlerde işkence ile ifade alma, zorla kaybetme gibi vahşice yöntemler yeniden başlamıştır. 2018 yılının ilk 11 ayında 28 zorla kaçırma girişimi olmuş işkenceye maruz kalan bu kişilerden bazıları ormanlık alana bırakılıp ölüme terk edilmiş, bazıları psikolojik travma geçirecek kadar işkence gördükten sonra serbest bırakılmıştır.  Uluslararası raporlarda 15 e yakın kaçırılma vakası tespit edilmiştir.   İnsan hakları derneği raporuna göre, 49 kişiye gözaltı süresinde zorla ajanlık teklif edilmiş, 77 kişi gözaltı yerleri dışında tehdit edilmiştir.

OHAL boyunca gözaltında işkencenin önlenmesinde önemli rol oynayan usuller KHK larla ciddi tahrip edilmiş, gözaltındaki kişler ve yakınlarına bilgi verme, avukata ve doktora erişimini işkenceyi belgeleyecek rapor almayı, yargı makamlarına işkencenin anlatılmasını engelleme, kayıtların tutulmasını önleme, bağımsız gözlemcileri yasaklama, hukuki denetimi ortadan kaldırmak suretiyle işkencelerin yaygın olarak yapılabileceği keyfi bir ortam oluşturulma gibi yollar kullanılmıştır.

Kişilerin avukatıyla veya yakınlarıyla görüşmesinde yaşadıklarını aktarmasını engellemek için görüşmeler sesli ya da görüntülü kayıt altına alma, görüşmede görevli bulundurma, avukatla paylaştığı belgelere veya tutukları kayıtlara el koyma,  görüşmeleri istediği gibi sınırlandırma veya son verme, avukatıyla görüşmesini yasaklayıp yerine barodan bir avukat atama gibi adil yargılanma hakkını ortadan kaldıran, işkencenin tespitini önleyip yaygınlaşmasını sağlayan  birçok işlem yapılmış ve OHAL den sonra da bunların birçoğu devam etmektedir.

İktidar itiraf adı altında iftiralarla istediğini suçlayabilmek için işkencenin kolayca işlenebilmesine imkan tanıyan işkence suçu işeyenleri cezadan kurtaracak düzenlemeler yapmıştır. İşkence faillerine soruşturma açılması engellenmekte, açılan soruşturmaların üstü örtülmekte, suçu sabit olanlarda cezalardan kurtuluş için erteleme vb formüller bulunmakta, açıkça işkencecilerin desteklendiği gösterilmektedir. Mahkemelere yansımış işkence şikayetlerinin çoğu hakimler tarafından geçiştirilmektedir.

İşkence haberlerinin yerel basında yazılması mümkün değildir, ancak yabancı basında yer alan haberler 30 günlük gözaltı süresinin nasıl sorumsuzca zalimane kullanıldığını gösteren örneklerle doludur. Bir polisin gözaltındaki bir zanlıya üstelik başka birinin aile bireylerinin duyacağı şekilde,  OHAL de seni öldürsem bile kimsenin umurunda olmaz, kaçmaya çalışırken vurduğumu söylerim, buradan sağ çıkamazsın, 30 gün elimizdesin sana jopla tecavüz ederim dediğini keyfi işkencelerin her yerde olduğunu aktarıyorlar.

667-668 sayılı vb birçok KHK da OHAL işlemlerinde devlet görevlilerinin hukuki-idari-mali sorumlulukları olmayacağı belirtilerek işkence yapanlar korunmaktadır. 696 sayılı KHK ile sivillerinde OHAL döneminde yaptığı hukuk dışı işlemlerden affedilmesi sağlanmıştır.

OHAL VE SONRASI YAPILAN DÜZENLEMELERLE HUKUK SİSTEMİ RAFA KALDIRILDI

OHAL uygulamalarından doğrudan etkilenen yaklaşık 200 bin kişi ve aileleriyle birlikte 500 binden fazla vatandaşın hukuka erişimi neredeyse imkansız hale gelmiştir. Venedik komisyonu kriterlerine uymayan OHAL işlemleri inceleme komisyonun hem ağır işleyişi hem de kararlarında hukuki prosedürler yerine iktidarın hukuk dışı KHK larını esas alması yüzünden mağdurların çoğuna yapılan hukuksuzlukları onay işlevine dönüşmüştür.

KHK ile gerçekleştirilen 131 binden fazla işlemin 125 binden fazlası komisyona için yapılanın hukuk dışı olduğu yönünde başvuru olmuş geçen sürede 42 bin başvuruyu görüşen komisyonun 39 bini hakkında ret kararı vermesi komisyonun bağımsız olmadığının hukuki kurallara uyma gereği duymadığının en önemli göstergesidir.

OHAL rejimi baskısı altında Anayasa’nın çizdiği sınırların dışına çıkan denetimsiz bir yönetim tarzı kurulmuş ve sonraki düzenlemelerle bu kalıcı hale getirilmiştir. Çıkarılan KHK’lar meclis onayından geçirilmeden 1,5 yıl keyfi bir şekilde uygulanmış ve seçimlerden önce OHAL in ilan ediliş amacıyla örtüşmeyen 30 den fazla yasada değişiklik yapan birçok hukuksuz uygulama meclis çoğunluğu kullanılarak yasal mevzuata dahil edilmiş ve OHAL kalcı hale getirilmiştir.

OHAL ile çıkarılan KHK’ların sadece o sürede kullanılacağına ilişkin açık Anayasa hükmü ihlal edilmiş, çoğunda geleceğe dönük kalıcı düzenlemeler içeren değişiklikler mevzuata sokuşturulmuştur.  CHP’nin Anayasaya aykırı KHK’lar için açtığı dava İktidara tabi olmuş AYM üyelerince “KHK’ların anayasa denetimine tabi olmadığı” yönündeki kararıyla keyfi uygulamalar adeta desteklenmiştir.  Türkiye de tüm mahkemeler KHK’ların OHAL dönemiyle sınırlı tutulabileceğine ilişkin hukuk kuralı çiğnenmiş iktidara kanun nizam tanımadan yönetim yetkisi verilmiştir.

İki yıl boyunca 7 kez uzatılarak devam ettirilen OHAL uygulaması 18 Temmuz 2018 de kaldırılırken uzatma kararı almaya bile gerek kalmadan Anayasaya aykırı uygulamaların 3 yıl daha yürürlükte kalacağı 25 maddelik bir düzenleme yapılmış, KHK’ları yeterli görmedikleri yeni maddeler de eklenerek adeta hukuksuzluk kalıcı hale getirilmiştir.

Bu düzenlemeye göre 3 yıl boyunca gözaltı süreleriyle ilgili Anayasa aykırı bir yetki verilmiş, sürenin hakim kararıyla 12 güne kadar uzatmasına imkan verilerek hukuki kontroldan uzak polis gözetimindeki dönemde işkence vb zemin hazırlanmış, OHAL uygulamalarının devamı sağlanmıştır.

Valilere kentte 15 gün giriş çıkış yasağı getirme, süresiz belli saatlerde sokağa çıkma yasağı ilan etme, toplantı ve gösterileri sınırlama gibi yetkiler verilerek Anayasaya aykırı olarak kişsel güvenliklerin, hürriyetlerin seyahat toplantı ve gösteri hürriyetinin keyfi sınırlandırılmasına zemin hazırlanmıştır.

Tüm kamu kurumlarında keyfi ihraçların devamını sağlamak için birimde kurulacak hukuki prosedüre uymayan bir komisyonun aracılığıyla hiçbir belge ve delile dayanmayan OHAL ihraçlarının ve pasaport iptallerinin devam edeceği bir ortam oluşturulmuş göreve iadelerde bile tasarruf yetkisi verilmiştir.

Mahkeme kararı olmadan savcının emriyle tutuklamaların yapılacağı itirazların dosya üzerinden karara bağlanacağı gibi adil yargılama hakkını ortadan kaldıran pek çok düzenleme eklenmiştir.

OHAL kalıcı hale getiren bu düzenlemelerle Anayasa’nın garantisi altında olan kişilerin “yerleşme ve seyahat hürriyeti”, “özgürlük ve güvenlik hakkı “, “Masumiyet karinesi”, “Adil yargılanma hakkı”, “eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı”, “Düşünce ve kanaat özgürlüğü”, “ifade özgürlüğü”, Örgütlenme özgürlüğü”, “özel hayatın ve ailenin gizliliği ilkesi”, “akademik özgürlük”, “çalışma hakkı” gibi birçok özgürlüğü daraltacak iktidarın yetkilerini sınırsız hale getirlecek keyfi bir ortam hazırlanmıştır. Anayasaya akırı kanunları anayasa kuralı gibi sunan hukuk dışı bir zemin hazırlanmıştır.







 
 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ