“Avrupa Birliği parantezi kapandı”

Avrupa Birliği (AB) uzmanı Cengiz Aktar, Avrupa Komisyonu’nun bugün açıklayacağı 2018 Genişleme Paketi ve Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini yazdı.
AB Uzmanı Cengiz Aktar, Ahval için bugün açıklanacak Avrupa Komisyonu’nun 2018 Genişleme Paketi’yle ilgili yazı kaleme aldı.

AB’nin Türkiye konusunda çoktan havlu attığını belirten Aktar, “Hâlâ Türkiye’nin adını anmasının nedeni ticarî, stratejik (NATO bağlantısı) ve taktik (mülteci zaptiyeliği) hesaplardan ibaret.” İfadelerini kullandı.



Cengiz Aktar’ın yazısı şöyle:
 
Avrupa Birliği parantezi kapandı
 
Avrupa Komisyonu gün içinde 2018 Genişleme Paketi’ni açıklıyor. 1998’ten bu yana her sonbaharda çekilen genişleme politikasının yıllık fotoğrafı artık iki yılda bir ve ilkbaharda çekilecek. Komisyon Paketin ipuçlarını kapsamlı bir belgeyle Şubat’ta verdiydi.
 
Şubat belgesinde Türkiye yoktu, belge yalnızca sıradaki Balkan ülkelerinin AB geleceğinden söz ediyordu. Şimdi açıklanan belgede Türkiye var, ama şeklen ve kâğıt üzerinde. Nitekim 17 Mayıs’ta Sofya’da 6 aday ülkenin üye ülkelerle en üst seviyede toplanacağı “gerçek zirve”ye Türkiye çağrılı değil.
 
Dostlar alışverişte görsün misâli açıklanan İlerleme Raporu yıllardır olduğu gibi ilerlemeden ziyade gerilemenin raporu oldu. Yalnız bu defa Komisyon, artık üyelik konusunda hiçbir beklenti olmadığı için ağzına geleni söylemiş.
 
Tek olumlu “ilerleme” göç ve iltica politikalarındaymış. Bunun neden böyle olduğu açık: Mülteci zaptiyeliği anlaşmasına zarar gelmesin diye! Oysa Türkiye, içsavaştan kaçan Suriyelileri kabul etmiş olsa da uluslararası kabul görmüş göç ve iltica standartlarının çok gerisinde.
 
Ankara 2000-2007 yılları arasında gerçekleştirilen geniş çaplı mevzuat uyumuna yıllardır pek bir şey eklemediği gibi, o yıllarda yapılanlardan geriye gidiyor. Gerileme deyince akla ilk gelen birkaç konu başlığı: Hukuk devleti normlarının tümü, kamu alımları, Merkez Bankası özerkliği, çalışma hayatı mevzuatı, çevre mevzuatı.
 
Ne var ki Komisyon’un gerilemeyi kayda geçirmesinin hiçbir kıymeti yok. Ne kendisi ne de Ankara açısından. Ve maalesef, ne de Türkiye toplumunun hatırı sayılır çoğunluğu açısından!
 
AB prensip, norm ve standartları Ankara’nın umurunda değil sadece, bunlar rejim açısından ayak bağı. Hâlâ AB ilişkisinden medet umanların bunu kavramasında fayda var.
 
Zira bu bir paradigma değişikliği. Türkiye’nin tepesine çöreklenmiş rejimin ve muazzam taraftar kitlesinin AB ile işi sadece ticarî, o kadar. Yani rapor yine “yok hükmünde” mührüyle geri iade edilecektir tez vakitte.
 
AB açısından da bu tip raporların, tavsiyelerin, temennilerin, ikazların, AB kurumlarında alınan kararların bir manası yok. Zira AB Türkiye konusunda çoktan havlu attı. Hâlâ Türkiye’nin adını anmasının nedeni ticarî, stratejik (NATO bağlantısı) ve taktik (mülteci zaptiyeliği) hesaplardan ibaret.
 
28 Ekim 2015 günü Strazburg’ta Avrupa Parlamentosu’nda o yılki İlerleme Raporunun sahibi konumundaki Komisyon’un Başkanı Juncker, “Türkiye’deki İnsan Hakları ihlaliyle ilgili eleştiriler haklı olsa da bunları şimdi konuşmanın ikinci plana itilmesi ve Türkiye ile sıkı işbirliği yapılması gerekir” dediydi.
 
O aralar süren mülteci kriziyle cebelleşen ve Erdoğan’a yaranma peşinde olan AB kendi yazdığı raporu çöpe atmak durumunda kaldıydı.
 
Üyelik müzakereleri çoktan akamete uğramış olsa da Juncker’in Ekim 2015 çıkışı işi resmileştiren bir milattı. Aynı zamanda ilişkinin geleceğinin, mülteci zaptiyeliği gibi “proje bazında” cereyan edeceğinin de işaretiydi.
 
AB’nin diğer “Türkiye ilgisi” olan ticaret ise fevkalade. 2016’ya oranla hacimlerde artış az değil. Toplam ticaret 2016’da 144,681 milyar avrodan 2017’de 154,483 milyara çıkmış. AB lehine ticaret açığı ise 11,378 milyar avrodan 14,993’e çıkmış.
 
Ticarî ilişkiler ile stratejik ve taktik hesaplar dışında sürdürüldüğü varsayılan Ankara-AB diyaloğu ise iki monologdan ibaret.
 
Bulunduğumuz kritik aşamada, her iki tarafta “diyalog kanallarının açık tutulması” masalını anlatanlar var. Bu diyalogun fiiliyatta bir sağırlar diyalogu olduğunu ve faydası olmadığını bilmek gerekiyor.
 
Misalen 1963 Ankara Anlaşması döneminden beri var olan önemli bir kurum Karma Parlamento Komisyonu –ki temel işlevi diyalogdur– 76. ve son toplantısını Ankara’da 19-20 Mart 2015’te yaptı!
 
İkili veya AB kurumlarıyla istişarelerde taraflar yıllardır sadece kendi duruşlarını sergiliyor, ortak bir çalışma namevcut. AB’nin diyalog kanallarını muhafaza etme yaklaşımının Ankara’da herhangi bir karşılığı yok.
 
Ankara’da sık dile getirilen “antiterör işbirliğine” bakalım: Bunun Avrupalı İŞİD’cilerin Türkiye’de ve işgâli altındaki Suriye topraklarında zaptedilmeleri dışında dişe dokunur bir işbirliğinden söz etmek mümkün değil.
 
AB mühendisliği peşinde olanların dillerinden düşürmediği “enerji işbirliğine” bakacak olursak her konuda Rusya ile gerdeğe girme peşinde olan rejimin Avrupa’nın enerji güvenliği konusunda kalıcı ve güvenilir bir ortak olduğunu söylemek kolay değil.
 
TANAP’a verilen Avrupa malî desteği dışında Doğu Akdeniz’de keşfedilen fosil yakıt yatakları Avrupa açısından Rusya’nın tekeline karşı uzun vadeli stratejik öneme sahip. Ankara ise Doğu Akdeniz’deki iddia ve tehditleriyle bu perspektifinin önündeki en ciddî engel.
 
Var olan ticarî, stratejik ve taktik ilişkilerin istikbâline bir göz atacak olursak… Ekonomik kararlar konusunda hiçbir etkisi kalmamış ve muhtemelen gidici olan Başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek’in 2016’da söylediğini hatırlayalım kâfi:
 
“Bana ister katılın ister katılmayın, AB’den kopmuş bir Türkiye’nin dünyada algısı Üçüncü Dünya ülkesidir… Japonya’ya gittim en çok gelen soru ‘Türkiye AB’den kopacak mı? Koparsanız biz uğramayız’ diyorlar…AB konusu çok net. Kendi menfaatimiz gereği AB ile ilişkileri götürmemiz lazım.”
 
Mülteci zaptiyeliği ise “proje bazlı” olduğu ölçüde bugün var yarın yok bir hesaptır. Her ne kadar bölgeden Batı’ya göç potansiyeli çok ciddî olsa da bu, Türkiye’nin coğrafî konumu üzerinden öne sürdüğü “önemini” çok aşan bir süreçtir.
 
NATO bağlantısına gelince, bu konuda karar mercii ABD; Avrupalı ortakların “Ankara sıkıntısı” ise rejim sürdükçe sürecektir.
 
Sonuçta bugün ve epeydir Türkiye AB açısından herhangi bir üçüncü ülke konumundadır. AB’nin Kuzey Kore dışında bütün ülkelerle “diyalog kanalları” açıktır!
 
Ankara açısından AB ise düşman konumunda ve Şanghay İşbirliği Teşkilâtı ile kıyaslanan herhangi bir oluşumdur.
 
Bu tablo ne Türkiye ne Avrupa için hayırlı. Türkiyesiz Avrupa, kıtanın, doğusunda Rusya ile birlikte demokrasi ve hukuk devleti normlarıyla yönetilmeyen, sağı solu belli olmayan ikinci bir tehditle yaşayacak olması demek.
 
Avrupasız Türkiye ise bugünkü hâl ve gidişatın beteri demek. Avrupa’nın Aydınlanma Çağından bu yana biriktirdiği müktesebatın buraya artık yansımaması demek. 19. yüzyılın başından itibaren bu coğrafyanın başat belirleyicisi olan Avrupa fikriyatından, devlette ve toplumun varoluş kodlarında kopuş demek. Batılılaşmadan sonra Batısızlaşma demek.
 
Ve bu anlamda tarihî bir kopuş bu...
 
Oysa 2000-2007 arasındaki son Avrupalılaşma furyası Türkiye’ye iyi gelmişti. Bugün o dönemin ve daha eskisinin intikamını almakta olan faşist koalisyon ne derse desin.
 
Parantez kapandı, yazık oldu…









 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ