Aktif Haber yazarı İsmail S. Gülümser yazdı... Ahlaki değerler mi? İç dürtüler mi?

'Geçmişte oluşturduğumuz kredi, karalama kampanyalarıyla üstü örtülmüş gibi görünse de bunlar her zaman yeniden ortaya çıkacak kazanımlardır.'

İsmail S. Gülümser / Aktif Haber

AHLAKİ DEĞERLER Mİ? İÇ DÜRTÜLER Mİ?


Bulunduğum beldede sosyal mesafeyi koruyacak önlemler alarak Cuma namazlarına başlandı hutbede hoca efendi şeytanla insanın mücadelesini ayetleri yorumlayarak anlatmaya çalıştı. Hesap gününde işledikleri hatalardan şeytanı sorumlu tutanlara karşı şeytanın verdiği cevap oldukça ilginç.
 
Ben bir vaatte bulundum ve sizi kandırdım söylediklerim yalandı, sözümü yerine getiremezdim. Allah da size vaatte bulundu o ise sözünü yerine getirebilir. Siz nefsinize uydunuz kolaycılığı seçip benim yalanlarımın peşinden gitmeyi tercih ettiniz. Allah’ın vaat ve teklifleri ise sizi saadete götürecek doğru tekliflerdi ancak sizin için yararlı olan o teklifleri dikkate almadınız nefsinizin istekleri peşinde koşmayı tercih ettiniz bu kendi seçiminiz diyerek cevap veriyor.
 
İnsanlık tarihi boyunca iyi ve kötülüğün mücadelesi semavi dinlerin ortak birikimiyle sunulan insani, ahlaki ve etik değerler ile insanların tutkuları ve iç dürtüleri ile ortaya çıkan davranış bozuklukları mücadelesi şeklinde geçiyor. Bu tutku ve dürtülerin esareti altında her türlü kötülüğü işlemeye müsait hale gelen biri bulunduğu konuma göre kötülüğü bazen kendisiyle sınırlı kalırken bazen çevresinden başlayarak tüm insanlığa zarar verecek hale gelebiliyor.
 
Toplumları kendi içinde ortak mutabakatı ile oluşmuş onların dayanışmasına ve dengeli hareketine yol açan değerler aşınınca; bencillik, öne çıkma arzusu, kibir-gurur, hırs-kapris gibi birçok zaaf açığa çıkıyor. Bu duyguların esiri olanlar başkalarına tepeden bakmaya, çocuklar gibi her şeye kolay ve kısa yoldan elde etmeye, hırsla kendine ait olmayan şeylere saldırmaya, kaprisle çevresindeki herkesi aşağılık mahlûklar gibi görmeye başlıyorlar.
 
Tutku ve dürtülerini frenleyemeyen bu insanlar evde aile bireylerine-yakınlarına, mahallede komşularına, işyerinde müşterilerine, okulda arkadaşlarına,  yönetimde idare ettiği birime ya da rakip olarak gördüklerine zarar veriyor. Onların ellerindekini gasp emekte beis görmüyor, kendinin farklı olduğunu düşünüp tepeden bakıyor, konumuna göre herkesi kendi etrafında dönen uydular gibi görmek istiyor, elindeki güce bağlı olarak uyduluğu kabul etmeyenler için dünyayı zindana çeviriyor.
 
Bu taşkınlık içindeki bireylere karşılık ahlaki değerler ise insanlığa; diyagramlık, hak ve hukuka riayet, ortak mutabakatla oluşmuş değerlere saygı, insana insan olduğu için değer verme, tevazu vb... öneriyor.
 
Ancak yukarıda da anlatıldığı gibi insanlık tarihi nefis ve şeytanın oyuncağı olmuş insanların yaptığı taşkınlıklarla dolu. Onları bu davranış bozukluğundan kurtarmanın yolu da toplumların ortak mutabakatıyla oluşmuş değerlerle buluşturmaktan geçiyor. Peygamberler kendi dönemlerinde adeta ilahlık ilan etmiş Firavun gibilere insanlık mesajları götürmekle görevlendirilmiş bazıları bu nasihatlerden etkilense da bazıları kötülüklerden vazgeçmemiş. Eğitim, toplumlardaki bu vb davranış bozukluklarını önlemek ortak mutabakatla oluşmuş değerler etrafında insanları bir araya getirmek için veriliyor. Samimi din adamları, toplumlarda davranış bozukluklarını ortadan kaldırmak için çabalıyor.
 
Olumlu davranış kazandırmak için insan psikolojisinin iyi tahlil edilmesi gerekiyor. Risale-i nur eserleri yazıldığı dönemin psikolojisi dikkate alınarak hazırlanmış bir tefsir, o yüzden çok etkili olmuş ve tutkularının esaretinden kurtulamamış yöneticilerin işine gelmediği için onları rahatsız etmiş. Bugün de aynı şeyler yaşanıyor. Gülen’in fikirleri, yazdığı eserler ve ortaya koyduğu aksiyon ile ben duygusunun esiri olmuş yönetimde kimseyi ortak kabul etmeyen adeta ülkeyi kendi tapulu malı gibi görüp her şeyi gasp eden bir yönetici grubunu rahatsız etti. Bu yüzden ülkedeki faaliyetleri kapatıldı, müntesipleri şeytanlaştırıldı.
 
Yaşanan onca olumsuzluğa rağmen, Fethullah Gülen hocaefendi son yayınlanmış kitaplarında Türkiye’de yaşama hakkı verilmediği için tüm dünyaya yayılmış, kendini insanlığın huzur ve sükûnuna adamış gönüllüler topluluğuna şu nasihatleri yapıyor:
 
Eğer anlatılacak insani değerlerin gidilen yerlerde kabulünü istiyorsanız yöre halkının kültür ortamını tanımak çok önemlidir, çevre ne kadar iyi tanınabilirse iç dünyamızdaki güzellikler o kadar kolay aktarılabilir.
 
Semavi dinlerin özünde kimseyi rahatsız edecek bir şey yoktur. Efendimiz(SAV) başta olmak üzere peygamberlerin tavır ve davranışlarında utandıracak bir şey bulamazsınız. Bütün bu güzellikler ve mükemmel prensipleri muhataplara uygun hale getirmeden aktarmak mümkün değildir. Muhatapların hissiyatını gözetmeden yapılan en samimi teklifler reaksiyona sebep olabilir. Karşılıklı  reaksiyoner  tavırlar düşman cepheler oluşturur.
 
Empati yapmalı, her doğru her yerde söylenmemeli, muhatapların durumu, onların yetiştikleri ortam, toplumun kültür ve şartları dikkate alınmalıdır. Size göre yüce bir değerin o kültürde yanlış anlamalara sebep olabileceği düşünülmeli, semavi hakikatlerin o kültüre uygunluğu hesap edilmeli, insanlar dinlemeye hazırlandıktan sonra aktarılmalıdır.
 
Yurt dışında nasıl muhatapların etkilendiği ortama dikkat gerekiyorsa aynı şey yurt içi için de hesap edilmelidir. Makuliyet çerçevesi içinde insanların bir araya gelmesi için onların ruh halleri duygu dünyaları hesap edilmeli sadece hissiyatımızı tatmin anlamına gelen reaksiyoner tavırlarla yeni yanlış anlamalara meydan verilmemelidir.
 
Aidiyet duygusu ile olayları değerlendirirsek sağlıklı yaklaşımlar geliştiremeyiz. Camilerin tüm Müslümanları birleştirdiği gibi ülke insanlarını birleştirecek ortak değerler üretmeye devam etmeliyiz.  Yapılan insani faaliyetler dünya gündeminde hüsnü kabul gördüğü halde yakın çevremizdeki insanların hala kavrayamamış olması bizi ümitsizliğe sevk etmemeli, kırkıp dökmeden kendi insanımıza da yapılmak istenenlerin ne olduğunu daha doğru anlatacak yollar geliştirilmeliyiz. Bunun başarılı olması için bugüne kadar tanıdığımızı sandığımız tüm toplum kesimlerinin son olaylardaki yaklaşımlarını yeniden gözden geçirmeli, onların ruh dünyalarını yeniden keşfetmeye çalışmalıyız.
 
İnsanlarla daha iyi iletişim kurabilmek için, Hz Ömer’in bir olayda ortaya koyduğu insanları tanıma konusundaki tabii ölçülerden hareketle mütecessis bir eda ile yargılamaya girmeden;
 
-İnsanların gece gündüz ne yaptığını bilecek  kadar her şeyinden haberdar olma,
-Onların gündüz ne işle meşgul olduğunu gecelerini nasıl değerlendirdiğini öğrenme,
-Uzun bir yolculuk meşakkatinde karşılaşılan problemlerde tepkilerini görme,
-Alışverişinde, ticari kararlarında varsa hırs ve bencilliğini, hak-hukuk kavramlarına karşı hassasiyetini tanıma,
-Uzun süre birlikte kalınan kapalı sıkıntılı ortamlarla tahammül gücünü veya tahammülsüzlüğünü yakından müşahede etme,
-İşler istenildiği gibi gitmediği zaman hırs-kapris-bencillik ya da diyagramlığı hakkında fikir edinme,
-İnsanlar arasında takva ehli gibi görünenlerin tabii hallerinin ne olduğuna bakma,
-Öfkelendiğinde verdiği tepkilere çevresindekilerle yaptığı tartışmalarda soğukkanlılığını koruyup koruyamamasına,
-Normal dönemlerde sakladığı birçok davranışın anormal dönemlerde damarına basıldığında nasıl tezahür ettiğine, metanetini koruyup koruyamadığına...

Bakılırsa insanların kişiliklerini daha yakından tanıma fırsatı olur.
 
Onları bu kadar yakından tanırsak hangi sözlerin onlarda reaksiyona yol açtığını, hangi tavırların onların duygularını okşadığını öğrenebiliriz. Bunlar bilinmeden yapılacak her olumlu adım ters tepebilir, herkesin kabul ettiği en semavi hakikatler karşısında bile nefretle yaklaşmalarını önleyemeyiz.
 
İnsani değerlerin gönüllere ulaşması için bıkmadan usanmadan doğru yöntemler kullanarak fedakarane bir anlayışla hareket şarttır. Anlatılanların tesirli olabilmesi için tedriciliğe riayet edilmeli kişilere hakikatler aşamalı bir plan içinde sunulmalıdır ki hazmedilebilsin. Bu anlayışla konu sürekli sıcak tutulur, karşılaşılan her problemde çözüm için gerekli önlemler alınır,  yeni alternatifler geliştirilirse insanların gönül dünyalarına daha kolay ulaşılır.
 
Kuran ayetlerine dayalı bile olsa tekliflerimizin muhataplarca kabulü için insanlar iyi tanınmalı kime neyi ne kadar söyleyeceğimiz önceden planlamalı, rencide etmeden antipati uyarmadan sevdirmek isterken ürkütmeden, düşmanlık hislerini harekete geçirmeden yüce ve parlak hakikatleri her kesim için anlatma yolları geliştirmeliyiz. Usul hatası yapıp da yeni öğrenenlerin iç dünyalarında derin yaralar açacak, onları gerçeklere büsbütün kapalı hale getirecek hususlardan kaçınmalıyız.
 
Tamamen hırs ve kaprislerine yenik düşmüş küçük bir grup hariç, herkesin kalp kapılarını açacak yolların anahtarı semavi dinlerin ortak değerlerinde ve temel kaynaklarımızda mevcuttur. Bu kaynakları kullanarak bundan önce açtığımız kapılar bunun en büyük delilidir. Geçmişte oluşturduğumuz kredi, karalama kampanyalarıyla üstü örtülmüş gibi görünse de bunlar her zaman yeniden ortaya çıkacak kazanımlardır. Bize düşen temel kaynakları yeniden değerlendirip onlardaki sırlı anahtarları yeniden keşfetmeye çalışmak, insanımızın ve tüm dünya insanlığının kapalı gibi görünen gönül kapılarını açmaya çabalamaktır.
 

 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ