Adalet Yürüyüşü'ne yönelik karanlık senaryolar

Yürüyüşün Sakarya-İstanbul etabı Saray'ı korkuttu. Kabus planlarını Yavuz Baydar yazdı..
Yavuz Baydar/Prizma.wordpress.com

Adalet Yürüyüşü’nde Kılıçdaroğlu’nu bekleyen kabus senaryoları, riskler

Adalet Yürüyüşü’nün 10’uncu günü de geçildi. Yavaş yavaş kritik bir safhaya giriliyor. İlk 10 gün iktidar ile ortağı MHP bir yanda, anamuhalefet diğer yanda, karşılıklı gözlemleme ile geçti. CHP lideri, Erdoğan’ın otokrasi kurgusunu bozmak kadar, kendi partisi içindeki yeri, otoritesi ve CHP dışı muhalefetin teveccühünü sağlamak bakımından da siyasi hayatının varoluşsal adımlarını atıyor.

Sol eğilimli meslek kuruluşları durumu kolluyorlar. Baro yönetimlerinin kafası karışık; CHP etrafında binbir türlü tilki dolaşıyor, kuyruğu birbirine değmeyen.

Kadın kuruluşları da, kadınlara kızlara bunca barbarlığın ayyuka çıktığı bu dönemde, benim pek anlamayamadığım bir tuhaf sessizlik içinde.



Kutuplaşmayı yarmaya çalışan bir yürüyüş olduğu kesin bunun.

Artı Gerçek’ten Candan Yıldız’ın izlenimleri de yürüyüşün bu boyutunu gündeme taşıyor. Bayram trafiği TEM’i yoğunlaştırınca, yürüyüşçülerle arabayla geçenlerin karşılaşmaları kimlikler etrafına örülü duvarların kalınlığını da gösteriyor:

”Gücü elinde bulunduran iktidarın kullandığı dört parmak ile iktidara karşı mücadele edenlerin kullandığı iki parmağın harbi gibiydi gördüklerimiz. Simgelerin savaşında bozkurt işaretinin yeri ise tam anlaşılamadı. Zira bozkurt işaretini MHP muhalifleri de kullanıyor. Bu nedenle yol üzerinde bozkurt işareti yapan bir grubu bozkurt işareti yaparak selamlayan CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun hangi adresi hedeflediği muğlak kaldı.‘Hayır’ cephesinin bozkurt işareti ile zafer işareti ‘Adalet’ paydasında buluşabilecek mi, bunun köprü partisi CHP olabilecek mi? Her siyasi yapı için zor denklem.”

 İşin içinde tabii ki HDP de var.

CHP açısından, HDP yürüyüşe katılsa bir türlü, katılmasa bir türlü.

HDP için ise mesele, güven meselesi. Erdoğan mengenesi KCK davaları ve Roboski’den bu yana sıkılıp dururken, CHP’nin sütünden habire ağzının yandığını düşünen HDP yoğurdu üfleyerek yemek istiyor, ama öbür yandan da Erdoğan’ın dikta düzeni için geriye sayma hızlandıkça da hızlanıyor. Reis gaza bastıkça basıyor. Yol müsait çünkü.

İçi boşalmış, yerini politize devlet memurları doldurmuş Stalinist bir yargı düzeninde tüm muhalefet gayet açık ki bir biçerdöğer kıyımına maruz kalacak.

Belli ki, toplumun vurdumduymazlığı ve/veya korkusu sürdükçe, tedavüle sokulan her KHK, ister istemez, ‘beta’ faşizm işletim sistemini zihinlerde olağanlaştırıyor, sıradanlaştırıyor, meşrulaştırıyor. Büyük bir kesim aslında ‘OHAL’le yaşayabilir miyiz?’ sorusunu siyasetten bağımsız olarak da kendisine soruyor; ‘bana dokunmayan yılan…’ refleksleri içinde.

Birbirine sırtını dönmüş muhalefet parçaları için denklem hiç mi hiç kolay değil. Kafalardaki duvarları yıkmak gerekiyor.

Bir de ‘o veya onlar varsa ben yokum’cular var tabii.

Bunlar için büyük muhalefet uzlaşmasının önlenmesi, mevcut faşizan iktidara demokratik yolardan karşı çıkılmasından çok daha önemli.

Çoğunun tuzu kuru. Türkiye siyasetini çöle çeviren, içini kemiren bir ahmaklığın sözcülüğünü yapıyorlar.

Peki, bu süreçte en önemli muhalefet unsuru olan HDP ne yapacak?

Yıldız’ın notları HDP’ye de değiniyor, ve diyordu ki:

”HDP’nin Adalet yürüyüşüne gövdesiyle katılıp katılmayacağının görüşmelerle netleşeceği açıklamalardan anlaşılıyor. Netleştiğinde Kocaeli sonrası yürüyüşün daha kalabalık olmasını bekleyebiliriz.”

Demeye kalmadı, şu haber düştü:

 ”Adalet Yürüyüşü’ne ilişkin değerlendirme yapan HDP, yürüyüşü Kandıra sapağında karşılama kararı aldı. Karşılamanın yapılması planlanan bölge eski Eş Genel Başkan Figen Yüksekdağ’ın tutuklu bulunduğu cezaevine 20 kilometre uzaklıkta bulunuyor.”

Resim biraz daha net. Yürüyüş’ün iyice kritik hal alacağı hat, Adapazarı – İzmit – Gebze arasındaki hat olacak. Çünkü burada sadece Kandıra faktörü değil, Bursa ve Eskişehir tarafından gelen yolların akıtacağı kitleler de önem taşıyor.

Gene Yıldız’a dönelim:

”Adalet Yürüyüşü’nün son durağı Maltepe miting alanı olacak. İki günlük bir sarkma söz konusu. Yani 9 Temmuz’da CHP gövde gösterisi olabilecek bir sayı ile yürüyüşü sonlandırmayı planlıyor.

Hatta Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz sonrası Taksim Mitingi’ndeki manifestoya benzer bir Adalet manifestosu ilan edebileceği bile konuşuluyor.

Adaletin nasıl geleceği konusunda ise somut taleplerin -OHAL’in kaldırılması gibi- de miting kürsüsünden dillendirilebileceği ifade ediliyor.”

Buradaki en hassas unsur, yürüyüşün ‘final’ safhasının, Erdoğan ve AKP için – onların pek sevdiği ifadeyle – ‘algı operasyonu’ açısından hayati önem taşıyan ‘darbe sene-i devriyesi’ haftasına denk gelecek olması. Benim hesabıma göre Kemal Bey ve kafilenin Maltepe’ye varması 13-14 Temmuz’u buluyordu, ama haberde 9 Temmuz deniyor.

Ben yine de sarkmanın devam edeceğini, ve bu yüzden tansiyonun İstanbul il sınırına girişten itibaren muazzam artacağını tahmin ediyorum. Kemal Bey’in hamlesinin Saray çevresinde tedirginlik yarattığı, ‘hesap dışı’ geldiği, bir nevi ‘yeni 15 Temmuz’ ürküntüsüne dahi yol açtığı, dolayısıyla bu yürüyüşün ‘İstanbul’un fethi’ teşebbüsü olarak görüldüğü hayli aşikar; köşe yazılarından sızan hava bu.

Yürüyüş, katılım arta arta sürdüğüne göre, AKP’den mutlaka, ama mutlaka bir karşı hamle görecektir. Buna kesin gözüyle bakabilirsiniz.

Saray tabir caizse ‘kar topluyor’ şu sıralarda.

Nitekim, AKP çevrelerinden iyi haber alan Serpil Çevikcan’ın aktardığına göre, ”16 Nisan referandumundan sonra yüzde 49’luk “hayır” blokunu konsolide etmeyi amaçlayan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun eylem ve söylemleri yakından izleniyor.”

Çevikcan’ın notları aynen şöyle:

2013’ten bugüne Kılıçdaroğlu’nun söylemleri ile gelişen olaylar arasındaki paralelliği araştıran bir frekans çalışması başlatıldı.
Bu dönemden itibaren Türkiye’nin DAEŞ’e destek olduğu, Suriye’ye silah gönderdiği, sorumluların Lahey’de yargılanması gerektiği söylemlerinin ortaya atıldığı, buna paralel olarak MİT TIR’ları gibi olayların yaşandığı değerlendirmesi yapıldı. Uluslararası basın ve aktörlerin işbirliği ve koordinasyonunda geliştirilen propagandanın, Erdoğan ve AK Parti’nin Lahey’de yargılanmasını sağlamak amaçlı olduğu yönünde de değerlendirme yapılıyor. Kılıçdaroğlu’nun da bu söylemlerden bağımsız hareket etmediği görüşü hakim.
FETÖ’nün son 3 yıldaki söylemleri ile CHP’nin söylemleri de karşılaştırılıyor, kapsamlı bir “söylem analiziyle” örtüşmeler inceleniyor.
AK Parti’nin, karşı bir propaganda ile bu işbirliğini deşifre ederek, yeni bir dil geliştirmesi gerektiği değerlendiriliyor.
Kontrollü darbe, OHAL’in ilan edildiği 20 Temmuz’un da bir darbe olduğu, Saray’ın 15 Temmuz’u ile halkın 15 Temmuz’unun farklı olduğu gibi kavramlaştırmalar da benzer bir çerçevede değerlendiriliyor.
Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşü de bu çerçevede değerlendiriliyor. 15 Temmuz’un yıldönümüne yürüyüşün sonunun denk getirilmesi gibi bir amaç olabileceği, bunun provokasyonlara yol açabileceği masadaki değerlendirmelerden. Artvin’de Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı girişimi gibi bir provokasyondan da endişe ediliyor. Hükümet, CHP lideri ile beraberindekiler için çok ciddi güvenlik önlemleri alıyor. Bu ihtimaller düşünülüyor ancak yürüyüş şimdilik “siyasi etkinlik” olarak ele alınıyor.

Ve Çevikcan’ın notları, en kritik noktada şunların altını çiziyor. Buraya özellikle dikkat:

”… yürüyüşün özellikle Sakarya-Kocaeli ayağına gelindiğinde alacağı hal dikkatle izleniyor. Buradan itibaren işin şeklinin değişebileceği değerlendiriliyor. Açlık grevi, adalet yürüyüşü ve 15 Temmuz’un yıldönümü parametrelerinin bir kesişme noktasına ilerleyebileceği, buradan da hükümetin almak zorunda kalacağı güvenlik odaklı önlemlerin uluslararası alana taşınmasının amaçlanmış olabileceğinden hareketle önlemler alınıyor.

Peki, bir durum ve risk analizi yaparsak, neler beklenebilir?


Bana göre, ortada çok ciddi bir tehdit tablosu var.

Şöyle:

HDP ‘yarı-katılım’ anlamına gelen kararını verdi. KESK de katılacağını açıkladı. Eşyanın tabiatına göre, yürüyüş ‘olaysız-engelsiz’ sürdüğü ölçüde katılım için cesaret de artacak, yürüyüşçü sayısı da. Böyle giderse, Bolu – Adapazarı hattında yeni meslek örgütleri ve STK’ler yolda boy gösterecektir. Bunu, OHAL’le da memleketi zapt-u rapt altına alamayan Saray’ın kaşlarını daha da çatmasına yol açacağı, öfkeye öfke katacağı nettir.

‘Pasif toplum’un da beklentileri artmakta. Bu durum, yürüyüş haricinde özellikle Batı şehirlerinde tencere-tava, ışık yakma söndürme gibi hamlelere de ilham kaynağı olabilir.
Mevcut koşullarda Saray ve hükümetinin bu yürüyüşün Maltepe’ye kadar Kemal Bey’in kendi belirlediği çizgide gitmesine izin vermeyeceğini düşünmek gerekir. İstanbul sınırları içinde kabarık bir final ve eğer doğruysa bir adalet manifestosu, Türkiye’nin mikrokozmos’u ve kalbi olan bu şehrin kaybedilmesi, fethedilmesi olarak algılanacaktır AKP çevrelerinde.

Saray ne yapacak?

Burada iki tercih görünüyor.

Adalet Yürüyüşü’ne karşı 15 Temmuz anmasını ve etkinlikleri öne çekip genişleterek, Istanbul ve mücavir illerde bir ‘karşı seferberlik’ başlatmak. Erdoğan’ın katılacağı mitinglerle çıtayı yükseltmek, kutuplaşmayı iyice konsolide etmek. Bu iyi senaryo.

Erdoğan’ın yürüyüşün ikinci gününde gündeme soktuğu ‘yürüyüşü ve yürüyüşçüleri terörle eşitleyip kriminalize etme’ adımlarını daha da yoğunlaştırmak. Bu yaklaşım ister istemez yürüyüşçüleri hedef tahtasının tam göbeğine oturtacak, güvenlik sorununu büyütecek ve bir ‘provokatörler cehennemi’ olan Türkiye’de her türlü kabus riskinin önünü açacaktır.

Asayiş faktörü, malumunuz, OHAL marka karşı-darbe sürecinin belkemiğidir. Herhangi bir tatsızlık kendi karşı gerekçesini de üretir. Ahmet Türk’e yumruklu saldırı ve ya Çevikcan’ın yazdığı gibi Artvin olayına benzer bir taciz yeterlidir. Zaten, siz eğer bu yürüyüşü yasaklamak veya Istanbul il sınırından içeri girmesini engellemek istiyorsanız, CHP liderine veya temsilcilerine bir saldırı veya taciz de gerekmez; yürüyüşçüleri işin içine karıştıran bir olay, hatta birkaç görüntü bile vesileyi hazırlamaya yeter.

Bu durumda, OHAL gerekçe gösterilerek çok sert bir ‘karşılama’ da uzak olmayan bir olasılıktır. TEM üzerinde barikatları, TOMA’ları, hatta tankları bile görebiliriz. OHAL yetmezse sıkıyönetim bile mevzu-u bahis olabilir. ‘O kadar da değil’ demeyin. Artık muhalefetin her türlüsünü yok edilmesi caiz bir düşman olarak gören, her demokratik itiraz yöntemini savaş ilanı olarak gören, devletin tüm cihazlarını kontrolü altın almış bir iktidar var. Bu bir kabus senaryosudur.

Benim tahminim?

‘Şimdiye kadar yaptıklarımız bundan sonra yapacaklarımızın kanıtıdır’ diye göstere göstere yapan, ülkeyi tarumar eden bir iktidar söz konusu olduğuna göre, ikinci olasılığı dikkate almamız gerekiyor.



Kemal Bey yürüyüşüne devam edecek. Öyle anlaşılıyor.

Şimdi onun demokrasi sınavına adım adım yaklaşmasını ve o noktada kopacak vaveylayı izleyeceğiz.

Şakası yok: Bu sınavı verdiği ölçüde, arkasına tüm faşizm mağdurlarını, dikta karşıtlarını toplayabildiği ölçüde Türkiye’nin kendisine gelme şansı artacak.

Umarım Kemal Bey, en azından bu aşamada, risklerin ve bilumum şeytanlıkların farkındadır.

Ve direnmeye kararlıdır.

Çünkü karşısında devlet çarklarını ele geçirmiş, paylaşmış bir İslamcı-Milliyetçi-Militarist üçlü koalisyon var.

AKP-MHP-VP fiili koalisyonu ülkeyi kendisine benzetmeye, kendi ilkel imajında bir tek-tip toplum yaratmaya, insanlıktan yoksun bir ‘yontma taş devri’ne sürüklemeye gayet kararlı görünüyor.

Manzara aynen Doris Day’in, o ünlü Hitchcock filmi ‘Herşeyi Bilen Adam’ın finalindeki şarkısını hatırlatıyor: ‘Que sera, sera’.

Bunu ‘olacağına varacak, ne olacaksa olacak’ diye çevirebiliriz.

Bakalım ne olacak.
loading...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ